KAN KUSUP KIZILCIK ŞERBETİ İÇMEK
(Şenköy Kızılcık ŞenlikleriI)
___________________________________________
Şenköy neresidir?
Şenköy,İstanbul’a sınır olan güzel Yalova’mızın şirin bir köyüdür. Marmara denizi ile Uludağ ormanlarının arasına sıkışmış doğal güzellikleri ile bilinen şirin bir yerdir. Şenköy’de tarım alanlarının verimliliği nedeni ile bir çok ürün bol miktarda yetiştirilmektedir. Kızılcık, zeytin, ıhlamur, kestane, elma başta gelen ürünlerdir. Bu ürünler içerisinde köyümüzle özdeşen en bol ve kaliteli üretileni kızılcıktır. Kızılcığın her sene düzenli olarak ‘Şenköy Kızılcık Şenlikleri’ adı altında şenlikler düzenlenmektedir.
Kızılcık nedir?
Kızılcık, doğada ilk çiçek açan, kısa boylu ama en sağlam ağaç olan, denize yakın yerlerde yetişen, ağustos ayında hasadı yapılan, koyu kırmızı renkte bir meyvedir. . Bu meyve pembeleştiğinde dalından toplanmaya başlar ve tadı ekşidir. Toplandığı andan itibaren kızarmaya başlar, kızardıkça tatlanır ve ömrü ise bir hafta kadar kısadır.
Kızılcığın yararları saymakla bitmez! Meyvesi, yaprağı, ağacının kökü, gövdesi, kabuğu tümüyle şifalıdır. Kızılcık Antioksidan etkisi yapar. Ateş düşürücü özelliğinden tutunda, idrar sökücü özelliğinden kan pıhtılaşmasını düzenleyiciliğine kadar bir çok alanda vücudumuza yararlar sağlar. C vitamini bakımından oldukça zengin olduğu gibi deri ve ishal hastalıklarının tedavisinde, yaprakları ve kabuklarının da dizanteri hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır.
Kızılcığın en çok marmelatı, şerbeti, şurubu, reçeli, dondurması, çocuk maması, konserve ve jöle yapımı, diyabetik yiyecekler, ilaç sanayi, meyve suyu sanayi ve deri sanayinde kullanıldığı bilinmektedir.
İşte bu yüzyüzden bu mübarek meyve şarkılara bile konu olmuştur, Kızılcıklar oldu mu?. Seleleri doldu mu ..? yada Kan kusup kızılcık şerbeti içtin mi, vecizesi..
Kızılcığın hayatımızın içine bu kadar yansıdığını biliriz de İstanbul’un burnunun dibinde yetiştiği halde neden yeteri kadar ve makul fiyatta tüketemeyiz, hiç düşündünüz mü?.
Kızılcık nasıl üretilir?
Karların erimesi ile doğada ilk tomurcuklanan ve bal rengindeki çiçeklerine arıların üşüştüğü kızılcığın tam 6 ay olgunlaşması beklenir. Hasat başlandığı andan itibaren de 15 gün içerisinde biter. Bu yüzden çok sabırlı ve hızlı olmak zorundadır Şenköy’ün çiftçileri.
Sabahın üşütücü çiğin altında nasırlı eller narin kızılcıklara sarıldıkça, ince dallar ısırgan otu gibi çizik çizik dalar kolları.. Ufak tefektir kızılcık ağacı ama siz asıldıkça sırtına o büklüm büklüm bükülür kırılmaz. Doğada en zor toplanan meyvedir kızılcık. Tane tane yere düşürmeden önce helkilere sonrada ezmeden kasalara doldurulur.Güneş vurdukça kızarır o kızardıkça siz hızlanmak zorundasınızdır. Güneşin tepenize dikildiği anda da bahçeyi bırakıp eve kaçarsınız.
Günlük bir kişinin topladığı en fazla iki kasadır. İki kasa kızılcık 25 kilogram gelir. 25 kg kızılcığın getirisi ise 12 YTL’ dir. Tabi para hemen cebe inmez.
Bahçe kapısına konan kızılcık kasaları akşam üzeri traktörle toplanır. Köy meydanında kamyona yüklenerek İstanbul meyve ve sebze halinin yolu tutulur. Halde kabzımalın vicdanen istediği fiyata satışı ile bir hafta sonra fatura gelir ama paranın tamamı kızılcık bittikten sonra hesap kesilerek toptan ödenir.
Kabzımaldan kilosu 1 YTL den alınan kızılcık İstanbul’un semt pazarlarında ve manavlarında kilosu 4 YTL ile 7 YTL arasında vatandaşla buluşur. Bu fiyat pahalıdır. Bu yüzden cebi kuvvetli olan vatandaş İstanbul’un kavurucu Ağustos sıcağından bir nebze ferahlamak için kızılcık şerbetine sarılır.
Ya Kızılcık şerbetini içemeyen İstanbullunun içi yanarda biz kızılcık üreticilerinin yüreğim yanar.
Kızılcığın ekonomik değeri nedir?
Bin bir zahmetle üretilen kızılcığın çok ucuz fiyattan alınıp fahiş fiyattan satılması çok düşündürücüdür. Şenköy’den kilosu 500 ile 1 YTL’den tonlarca toplanan kızılcık nasıl oluyor da İstanbul halkının mutfağına 4 ile 7 YTL arasından bir fiyatla giriyor. Yalova Antalya gibi çok mu uzak bir şehir ki pazarlama maliyeti yükselsin.
İşte kızılcığın üretilmesindeki zorluğunu bildiğim için, şifa niyetine içi yana yana içen İstanbulluyla kızılcığın maceralı hikayesini anlatmak gerek.
Kızılcık Şenlikleri niçin yapılır, amacına ne kadar ulaşır?
Kızılcığın tanıtım için Şenköy’de Kızılcık Şenlikler yapılır tam 7 yıldır. Günler öncesinden hazırlıklar yapılır. Köy meydanı gelin gibi süslenir. Afişler asılır, duyurular dağıtır. Her yılın Ağustos ayının ilk pazar günü Şenköy kızılcık şenlikleri günüdür.
Şenliğe, Milletvekilinden tutunda çevre belediye başkanlarına kadar birçok bürokrat katılır. Yaz sezon nedeni ile Çınarcık ve Esenköy halkıda şenliğe iştirak eder.
Şenlik bir protokol edası içerisinde başlar. Konuşmacılar bir bir konuşurlar.. Oturan misafirler alkışlarlar. Ardından pilavlar yenir. Kızılcık ürününden yapılan, şurup marmelât dondurmalar ikram edilir. En güzel kızılcık yetiştirici yarışması yapılır ve ödüllendirilir. İlköğretim folklor ekibinin gösterileri sunulur ve şenlik biter. Biter de ta bir sene sonraki Ağustos ayında kızılcık tekrar hatırlanmak üzere.
Maalesef bu şenlik tam amacına ulaşmamaktadır.
Bu şenlikleri düzenlemek organize etmek bin bir zahmettir. Düzenleyen insanların özverili çabaları ile devam etmektedir zaten.
Yalova İlinin meda iftarı Şenköy kızılcık şenliklerinin köy halkına bir katkı sağlayıp sağlamadığının sancıları vardır işin özünde. Bu yüzdende bir kısım köylünün şenlikleri kenardan izlemesi manidardır..
Yayla şenlikleri gibi eğlenip coşmaktan ziyade asıl amaç kızılcığın tanıtımıdır aslında. Maalesef siyasetçi klasiği burada da aynen klişeleşir. Tören de herkes her şeyi konuşur, eser gürler ama tören saatinin bittiği andan itibaren de her şey unutulur. Kızılcık üreticisi kaderi ile baş başa kalır yine.
Yıllardır böyledir, şenlikler kızılcık üreticisinin emeğine ekonomik anlamda hiçbir katkı sağlamaz. Şenköy Kızılcık Şenlikleri sadece Yalova’nın bir Kültür etkinlikleri çerçevesinde yer alır o kadar.
Kızılcık üreticisinin yüzünün gülmesi için neler yapılmalıdır?
Halbuki dünyada doğal olarak en kalitelisinin ve en bol miktarının burada üretildiği kızılcığında, Kastamonu Sarımsak Festivali gibi uluslararası düzeye taşınması şarttır. Bu çıkış, hem kızılcık meyvesinin yararı, hem Şenköy üreticisinin menfaati hem de Türkiye’mizin tanıtım ve çıkarları için büyük menfaat sağlayacaktır.
Yapılacak daha büyük organizasyonla kızılcık meyvesi iyi tanıtılarak talep oluşturulması gerekir. Dolayısıyla kurulacak olan pazar ağıyla da arz-talep dengesi sağlanarak kızılcık meyvesinin hak ettiği ekonomik değere kavuşacaktır..
Bu girişimi yapacak olansa devletimizdir. İl Tarım Müdürlüğü, valilik yani resmi makamlar. Nasıl ki Yalova’nın tanıtım listelerine bu şenliğe yer veriliyor ise, Şenliklerde gelip konuşuyorlarsa, konuştuklarının ardında durmaları gerekir. Verilen vaatlerin gereği yapılmalıdır.
Kızılcık üreticisine yönelik olarak yapılması gerekenler bir başka şey ise Şenköye fabrika kurmaktır.. Ülkemizin Kırsal Kalkınma Projesi dahilinde nasıl ki Yalova’nın bir çok bölgesini kurulan fabrika türü işleme atölyelerinin bir benzerinin de burada kurulması şarttır.
Bol miktarda Kızılcık, Zeytin, Ihlamur, Kestane, Elma hem de en kaliteli ürünler, çalışabilecek genç nesil insan gücü, geniş arazi ve her tür imkanlar mevcuttur. Yeter ki resmi yetkililerin öncülüğünde girişimler yapılsın. Köylü tek başına bir şey yapamaz. Hem fakirdir, hem de onu yapacak ne bir ekonomik gücü olmadığı gibi nede yetişmiş beyin gücü yoktur. Köyün yetiştirdiği birkaç kişide köye bir kızılcık fabrikası kuracak kadar imkânlara sahip değildir.
Son olarakta Kızılcığı tüketen İstanbullulara yönelik çalışmalar ele alınmalıdır. İstanbul’un burnunun ucundaki kızılcık ucuza alınıp pahalıya satılmasına engel olunmalıdır. Buda ancak güçlü bir Pazar organizasyonu ile mümkündür.
Gelin hep beraber ülkemizin nadide yerlerinden olan Şenköy’ümüzü tanıyalım ve çalışkan, güler yüzlü ama elleri nasırlı insanlarına sahip çıkalım. Bin bir zahmetle üretilen meyveleri ucuza alıp pahalıya satanlara fırsat vermeyelim. Sonra hem fakir Şenköy’lü hem de içi yanan İstanbullu kan kusturup kızılcık şerbeti içtik demesin..
Mehmet BALLI-Araştırmacı İstanbul 2008 |
Her İstanbulluya Haber Olsun, Diğerlerine de Örnek!..
______________________________________
Ülkemizin en önemli sorunların başında işsizlik geliyor. Halbuki gazete ilanlarında çarşaf çarşaf yayınlanan iş ilanlarını görüyoruz. Burada ki dengesizliği bilmeyenimiz yoktur. Yani yetişmiş kalifiye eleman eksikliği veya vasıfsız iş gücü yığını. Çözüm ise uzun vadeli ülke politikası ile ilgi bir durum. Bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’da bu dengesizliği tersine çeviren bir projenin varlığından bahsetmek istiyorum, kendimi de içine katarak.
Hani Büyükşehir Belediyesinin bir sloganı vardır ya ‘Büyükşehir çalışıyor’. Bu sloganın gereğini yeterli bulmayanlarınız olabilir. Ne var ki dışarıdan bakmaktan çok hizmetin içine girince hemen farkı hissediyorsunuz. Büyükşehrin arı gibi çalışan dev bir eğitim kadrosuyla emek üreten İSMEK var.
İstanbul’un en büyük sorunlarından biri işsizlik. Türkiye genelindeki 5 milyon işsizin yaklaşık 1 milyonu İstanbul’da. İşsizler arasında gençlerin oranı da hayli yüksek. 2006 verilerine göre 17–21 yaş arası yaklaşık 1 milyon 202 bin genç var. İşsizler ordusunda yer alan üniversite mezunlarının oranı da yüzde 9.2’yi buluyor. En yüksek oran ise yüzde 18.2 ile eğitimsizler. Bu veriler de meslek eğitiminin önemini ortaya koyuyor.
İl Özel İdaresi-Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Ticaret Odası işbirliği ile yürütülen Mesleki Eğitim Projesi için 2007 yılında Eğitim, Kültür Ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı bütçesinden 44 branşta ‘Mesleki Teknik Eğitim Kursu’ için 3.2 milyon YTL ayrıldı. Mesleki ve Teknik Eğitim Kursları’nın en önemli hedefi, mesleği olmayan kişileri meslek ve iş sahibi yapmak. Yani Önce meslek sonra iş.
8 ay süren kurslarda tesisatçılık (Doğalgaz, klima, elektrik vs.), bilgisayar, web tasarımı, photoshop, auto-cad, kaynakçılık, aşçılık, takı ve giysi tasarımı, restorasyon, PVC doğrama, yayıncılık, tornacılık gibi özellikle ara eleman ihtiyacı olan sektörlere öncelik veriliyor.
Birde çalışanların ek iş yapabilmeleri veya maddi imkânsızlık nedeniyle ertelediği hayalindeki hobilerinin gerçekleştirme imkânı sunan kursları var.
El sanatları, Türk İslam Sanatları, Dil eğiti, Spor Eğitimleri, Sosyal ve kültürel Eğitimler başlıkları altında harikulade eğitimler veriliyor.
Bu başlıkların altında yine birçok dallara ayrılarak çeşitli kategorilerde de eğitim hizmetleri verilmektedir.
Kurslara katılmak için ilkokul mezunu ve eğitime engel bir sağlık sorunu olmamak yeterli.
Böylece kursu bitirenlerin kolayca iş bulması hedefleniyor.
İSMEK adı altında açılan meslek edindirme kursları İstanbul’un hemen hemen tüm semtlerine açılmış. Hem de aynı yerde birkaç branşta olanları bile var.
Hiçbir ücret ödemiyorsunuz. Sadece sizden istenen resmi evrakları teslim ederek kurslara düzenli katılmanız ve itina göstermeniz yeterli. Ardından MEB tasdikli diploma alıyorsunuz. En önemlisi de teorik eğitimin yanında birebir pratik eğitimide alıyor olmanız işi çabuk kavramanızı kolaylaştırıyor. Zaten diplomalı bir meslek sahibiyseniz İstanbul’da işsizim demeniz komik olur. Çünkü İstanbul deryadır ve hayat şartları mutlaka yüzmeyi öğretecektir.. İstanbul’da yaşamanın bedellerinden biride bu değimlidir…
Bendeniz kamuda çalışan bir memurum. İşim gereği gün boyu bilgisayarla haşır neşirim. Malumunuz teknoloji okadar bir hızla gelişiyor ki hele de bilgisayar alanındaki gelişmeler baş döndürücü bir hızla devam ediyor.
Bende bilgi, beceri ve yeteneğimi geliştirerek çalıştığım kurumda daha faydalı olabilmek adına bilgisayar kullanım bilgimi geliştirmek için kurumumda ilgili makamlara ricada bulundum. Fakat bürokrasidir ki kabul görmedi. Benimde mücadeleci ruhum gereği işin peşini bırakmadım farklı arayışlara yöneldim. Önce bu işte uzman olan önde gelen Özel Bilgisayar Kursları ile görüştüm. Bu özel kurslar maliyet olarak 3 ile 4 bin YTL(milyar) arası bir fiyat çıkarınca afalladım. Aylık maaşı birmilyarın altında olan benim gibi bir memurun ailesinin rızkından keserek kursa vermesi imkandsızdı. Sonra bu işin ücretsiz olanlarını araştırmaya koyuldum. İlk aklıma gelen İSMEK oldu. Halbuki yazılı ve görsel basında, afişlerde sürekli ücretsiz eğitim duyuruları gözümüzün önünde olmasına rağmen ne hikmetse başımız sıkışmayınca dikkatimizi çekmiyormuş meğer. Bende ihtiyaçtan aradım İSMEK’i ve sordum soruşturdum. ‘Evet bizim ileri seviye bilgisayar kursumuz var hatta Web tasarım gibi daha da teknolojik eğitim hizmetlerimiz var’ dediler. Şartlarını öğrendim. Altı ay bekledim, eğitim dönemi gelince de istenen evrakları teslim ederek, hafta sonu kategorisinde kursa devam ettim. İlk başta aldığım eğitimde zorlandım ama sabırla direnmem, hocalarımın da gayretiyle 8 ay sonunda hiçte ummadığım bir kalitede webmaster oluverdim. İnternet piyasasındaki kurtlar sofrasında bin dolarlara yapılan web siteleri artık benimde sihirli parmaklarımın ucundaydı artık.. Kurumum da gerek görülmeyen bir web tasarımcılık eğitimi beni ek bir meslek sahibi yapıvermemiş miydi? Sanki dünyaya yeniden geldim. Ürettiğim web sitelerini gördükçe ve olumlu tepkilerle takdir edilince daha çok anlamaya başladım bu tür meslek edindirme kurslarının kıymetini. Tabi ben öyle yüksek paralarla web sitesi yapmıyorum ama o işi profesyonel olarak öğrenmem ve ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmam bana yetiyor.
İş yerinde yine geçenlerde İSMEK muhabbetini ederken bir arkadaşımın bu kursta musiki eğiti aldığını öğrendim. Kulaklarımı dikip bilgi edindim. Hemen koşup İSMEK bürosuna kaydımı yaptırdım.
Bu kez maksadım bir ihtiyaç değil yıllardır içimde uhde olarak kalan bir hobimi gerçekleştirmekti. Ney üflemek istiyordum. Aynı zamanda birkaç şeyide yapmış olacaktım böylece. Ney öğrenirsem boş zamanlarımı ney üfleyerek dinlenecektim. Çünkü ilk ney üflemeye başladığım da hocam öyle demişti, ‘Ney müzik aletleri içinde insanı dinlendiren ve huzur veren tek enstrümandır’. Emekli olunca da bir köye yerleşerek neyimle baş başa dertleşecektim. Beni üzmeyen etrafımdaki kuşlara ağaçlara bol bol bıkana kadar ney icra edecektim. Sonra çocuklarıma öğretecektim. İstanbul’un zor hayat şartlarından fırsat bulukta çocuklarımı gönderemediğim diğer bir özlemimi böyle kapatmış olacaktım. Zira çocuklarımın ne kadar bilgili ve donanımlı yetişirlerse ileride o kadar rahat edeceklerini bilincindeydim. Ağacın yaş iken eğildiğini bilmek değil, onun gereğini mümkün olduğunca yerine getirmek gerektiğini biliyordum. Kısa vadeli fedakârlıklarla zamanı iyi değerlendirerek, uzun vadedeki güzel kazanımlara imza atmak menfaatimiz icabı değil miydi.
Hayat tecrübem bana öyle bir anekdot bıraktı ki 20 yıl hasretini çektiğim uhtemi sonunda gerçekleştirme imkanı doğmuştu..
Büyük şehirde yaşamanın dezavantajları varsa nimetleri de vardır. Yeter ki fırsatları değerlendirmesini bilin. Her gün baktığınız duvardaki panolara asılı afişleri görün. Kamu, Özel, Vakıf, Derneklerin periyodik olarak düzenledikleri sosyal ve kültürel etkinlik programlarına bir göz atın. Kafanızı kaldırıp, günlük işin aşın evin koşuşturmacısından birazcık zaman ayarın kendinize.. Vücudunuz biraz nefes alsın. Ertesi güne zinde başlamak, günün stresinden kurtulmak için buna herkesin ihtiyacı var. Günlük seyrettiğiniz ve sizi gerdikçe geren televizyona ayırdığınız zamanın 1/3 ini ayırsanız yeter. Bakın ozaman şehir kültürü neymiş, nasıl entellektüel olunurmuş anlayacak, kendinizle gurur duyacaksınız..
İşte bende İstanbul Fındıkza’de İSMEK Musiki Kursuna başladım. İlk gün öyle bir şok yaşadım ki anlatamam. Günün yorgunluğuyla işimden çıktım ve 18.00-21.00 saatleri arası olan kursuma koştum. Elimde ses çıkartmasını bile bilmediğim neyle ürkek ve çekingen bir edayla sınıfa girdim. Etrafı sessizce süzerken baktım ki işlerinde en yaşlısı bendim (1968 doğumluyum) ve tedirginliğim biraz daha arttı.. Çünkü korktum acaba çok mu geç kalmıştım. Sonra içime bir teselli geldi ve zaten 20 yıldır beklemiyor musun dedim kendikendime... Yanımda oturan genç hanımefendiye dönerek kısık bir sesle sordum. Affedersiniz sizde mi yenisiniz, Oda çekingen bir tavırla ‘hayır üç senedir geliyorum’ demez mi.. Aman Allahım beynimden vurulmuştum. Benim bunca zaman neden haberim olmamıştı böyle bir imkandan. Hemen ikinci soruya boğdum kızcağızı, ‘yaşınız kaç?’. ‘15 efendim’. Ya, işte 12 yaşından beri ney üfleyen ismi Firuze adında İstanbullu bir öğrenci. Okulundan zaman ayırıp ta bu beceriyi kazanıyor. Bu ne takdire şayan kıvanç verici bir şey değil mi….
Sonra derin bir düşünceye dalmak üzereydim ki kursun bulunduğu apartman biri biri ardına müzik notalarıyla yankılanmaya başladı. Bir kat altımızdan Türk Halk müziği öğrenen koronun bir ağıdan çaldığı türkü nün yankısına, yanı başımızdaki ud hocasının nağmeleri ahenk katıyordu apartmanın boşluğuna doğru. Üst kattaki Solfej eğitimi alan öğrencilerin yüreğimizi okşayan Türk Sanat Musikisinin makamı icrasına, bir başka sınıfta çalan piyano dersinin notalarıyla boşlukta dans eder gibiydi… Tüm sınıfların kapıları açık olmasına rağmen kimsenin rahatsızlık duymadığı gibi ruhu mest eden bir huşu içinde kendi icrasını da yapabiliyordu.. Müziğin büyüsünü ilk defa burada fark etmiştim. Yani yani bir an kendimi iş yorgunluğundan bülbül bağına atmış hamakta sallanıyor gibiydim. Kulaklarımdan gönlüme öyle bir nağmeler fısıldıyordu ki seher vakti coşan kuşların cıvıltıları gibiydiler.
ilk derste hocamız sırasıyla herkese sordu niçin Ney üflemeyi tercih ettiniz diye. Sıra bana gelince anlattım.Hocam tam 20 yıl önce ben lisede okur iken aynı zamanda yatılı yurtta kalıyordum. Okul kapanışı 17.00’ dan yurda giriş saati olan 19.00’a kadar boş vaktimiz vardı. İşte bugün Ney üstatlarından Ender DOĞAN beyle aynı sınıfta okuyorduk. O arkadaşım saat 17.00’da neyini cekatının altına sokarak okulun duvarından atlar, Eyüp Musiki cemiyetine kursa giderdi, bense arkadaşlarımla okulun bahçesinde top koştururdum. Sonra 17.00 da o kursdan dönerdi sessiz sakince, bizse yorgun argın yatağa zor düşerdik. Hayat Ender beyle beni öyle bir savurdu ki, ben has bel kadel bir memur olurken sınıf arkadaşımın 2 saatlik fırsatı değerlendirmesiyle nerelerden nelere geldi ve ne imkânlara sahip oldu. Azmi ve başarısı ile gurur duyduğum Üstad Ender beyin yüksek müsaadeleri ile, kendi web sitesinden bir kesitini aldığım öz geçmişi bakınız onu nerelere taşımış..
İstanbul Ünv. Sosyoloji mezunudur. (1996), müzik hayatı 1984’te Eyüp musiki cemiyeti’nde başladı, İstanbul Üniversitesi Klasik Türk musikisi korosunda beş yıl süreyle Süheyla Altmışdört hoca’nın talebesi oldu. 1994’te TRT İstanbul Radyosununa Neyzen ve ses sanatçısı olarak girdi. Bu görevini 4 yıl devam ettirdi. 1998 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Erzurum’da Felsefe öğretmenliğine başladı, iki yıl sonra istifa ederek istanbul’a döndü, İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı Temel Bilimler’de master öğrencisi oldu. Çeşitli özel okullarda yedi yıl süreyle Felsefe hocalığı ve Rehberlik Psikolojik Danışmanlık yaptı. Bekir Sıtkı Sezgin, Cinuçen Tanrıkorur, Kâni Karaca, Niyâzi Sayın, Sadrettin Özçimi gibi klasik üslubun yetkin temsilcilerinden istifâde etti. Tasavvuf müziği, Mevlevi müziği alanında Hollanda, Almanya, Avusturya, Fransa, Hırvatistan, İsveç, Belçika, Mısır, Suriye, Fas, Malezya gibi ülkelerde solo veya topluluk icraları ile müziğimizi temsil etti. Müzik Sosyolojisi ile ilgili çalışmalar yaptı, konuya ilişkin birkaç Denem ve makalesi çeşitli kültür-sanat dergilerinde yayınlandı. Sanatçı 10 yılı aşkın süredir Ney yapımı ile de meşgul olmaktadır, birçok çizgi üstü albüme de imza atmıştır. Sûfi Nağmeler, Sana Geldim, Sufi out cry, Nefes, ‘Bir telden Bir nefesten’ bunlardan bir kaçıdır. Yerebatan Sarnıcın’da aylık periyodlarla yapılan ‘Ney Akşamı’ konser programını düzenlemektedir. Eyüp Musiki Vakfı ve İsmek bünyesinde Ney hocalığına devam etmektedir.(Hocaya anlatmaya devam ediyorum)
Özetlemek gerekirse bir çok albümü çıkmış ve çıkmaya devam eden, dünyanın bir çok ülkesinde konserler veren, sanatçı ve eğitimci kimliğinin yanında, enstrüman üreten-satan iş sahibi. Ne tesadüftür ki şimdi bir üst katımızda başka bir sınıfta Ender beyin Solfej ve Ney dersi verdiğini öğrendim. Yani O Ney öğretmenliği yapar iken ben hala ney üflemeye çalışan bir öğrenciyim….Mehm
et BALLI/2008-ARAŞTIRMACI |