HEMŞEHRİM NERELİSİN...
_________________________________
Merhabalar..
Bizler gurbetteyiz,gurbet kuşları.İstanbul’da yaşıyoruz ama sorsanız asıl İstanbul’luyu bulmak da zordur. Ülkenin hatta dünyanın her yerinden insanlar artık doğdukları yerde değil doydukları yerlerde ikamet etmektedirler. Dolayısıyla skerde,hastanede,hapishane, Yolculukta,vb yerlerde yan yana geldiğimizde birimize sorduğumuz ilk şey ‘hemşehrim nerelisin’ deriz. Millet olarak duygusalızdır. Bunun adını da gurbet koymuşuz işte.
Gurbette insan memleketinin değerini çok daha iyi anlıyor. Yaşadığınız kentin ne dili, ne tadı, ne aşkı nede yaşam tarzı sizi tatmin etmez. Dolayısıyle de çocukluğumuzun hatıralarıyla yetinmek ve o güne kadarki öğrendiklerini geride kalan yaşam tarzında çocuklarımızın nostaljik bakışları arasında babamızdan kalan ufacık bir alışkanlığımızı asgari uygular yada azami özlemle anlatmayı yeğleriz.
İşte bizde yıllar öncesinden memleketinden koparak gelen, ama özünden kopamayan bir Yozgatlı olarak bir hatıramı paylaşmak istiyorum sizlerle. Gerçi ülkemizin en güzide yerlerinden biri olan doğduğumuz kasaba Bazlambaç’lıyız ama ‘Nerelisin’ deyince memleketi yani Yozgatlı demek zorunda kalırız. Biz öyle bir ilçeyi ilin önünde tutanlar gibi değil Yozgatlılığımızla iftihar eden biri olarak iz düşmek istiyorum.
Hemen hemen her Yozgatlı gibi bir okuma sevdalısı olarak 9 yaşında gurbete çıktım. Yaz tatilinde köyüme gelir, kızgın güneşin altında ya tarlada tırpan biçer, ya dağda hayvan otlatır, yada eşekle odun çekerdim. Okullar açılınca da doğru gurbete tekrar İstanbula okulun yolunu tutardım.
Hani, Türkiye 2006 ÖSS sayısal puan birincisi Yozgatlı Hüseyin Yıldız’a basın mensupları şu sorusu sorarak ‘yaz tatilinizde dershanede çok çalışmış olmalısınız ‘ a o bozok yaylalarının yiğit çocuğu cevaben ‘ hayır yaz tatilinde dedemin ebemin yazlık harmanını kaldırmak için yardıma gittim ‘ demesi şok etkisi yaratmamışmıydı metropollerin zengin çocukları üzerinde..
Köyden ilçeye orta okulu okumak için 3 sene o çileli dağ yollarında yürümüş, kuru yavan yufka ekmeğe soğanı katık ederek miğdemizi doldururmuştuk. Çektiğimiz sefaletin çilesini kaderimize razı olupta oralarda çoban olarak değil, bir okuma sevdalıları olarak uzak memleketlerin yollarını tutmamışmıydık.
Bende ortaokulu bitirdikten sonra, Liseyi İstanbul da okumak için yola çıktım. Yola çıkmışken Ankara’ da ikamet eden ağabeyimin yanına uğradım.
Netice itibarıyla ağabeyimle birlikte Ankara’ yı gezerken, bildiğimiz Ankara’nın meşhur Gençlik parkına girdik. Tıklım tıklım her yer. O kalabalıkta yürürken dondurmacının bir müşterisi ile ağız dalaşı dikkatimi çekti, şöyle bir döndüm. O ara dondurmacı soruyordu o şahsa; ‘-Hemşerim sen boş ver, nerelisin sen?’ Meraklandım durdum pür dikkat verilecek cevaba odaklandım ve yanıtı hemen geldi:
-‘Toprağı bozuk yerden’
Allah Allah deyip meraktan dondurmacıdan önce ben devreye girerek sordum Çünkü o an içime bir sızı doğmuştu her ne hikmetse .
-‘Neresi neresi gardaş’
-‘Yozgat’...
Bir irkildim bir irkildim! .Aman Allahım beynimde şimşekler çaktı kafamdan kaynar sular boşaldı. Bir an o şahsı boğmak istedim, fakat gözlerim o şahsin sıradan basit zavallı birisi olduğunu söylüyordu. Ani bir refleksle cevapladım.
-‘Bozuk olan sensin,toprağına kurban ol’ ve benzeri daha bir çok şey saymıştım ardı ardına... O an çok sinirlendiğimi fark eden abim beni çekiştirerek o kalabalıktan uzaklaştırmıştı. İyiki de öyle olmuştu aksi halde bir hemşerimle kavga ederek daha fazla rezil olmaktan bu gün bende utanç duyabilirdim.
Uzun bir süre bu olayın etkisinden kurtulamamıştım ve hazmedemiyordum, çünkü o mazlum fakir toprakların çilekeş ama çalışkan azimkar çocukları bunu hak etmiyordu zaten bunun için milliyetçiliğin kalesi Yozgattır dememişlermiydi.
Ankara’dan okul kayıtları için İstanbul’a geçtim ve bir iki gün sonra bir iş münasebetiyle bir mütahitin bürosuna uğradım. Açık kapıya nezaketen 3 kez vurdum. Lüks büronun muhteşem masa dekorları içerisinde oturan şık giyinimli mütahit bey, kafasını kaldırarak buyur ederken lafı yapıştırdı-‘ Hemşerim nerelisin?..
Ben tam ayağımı kapıdan atacaktım ki beklemediğim bu soru karşısında cevabım nazikce ama omuzlarım dik bir duruşla ‘-Yozgat efendim’ dedim.
O koca insan birden ayağa kalktı, önünü ilikledi ve yerinden bir ok gibi fırlayarak, ’-Vay benim Milliyetçi kardeşim, Senin toprağına kurban olayım’.deyip bana sarılmaz mı!..
Daha bıyığı terlememiş biri olarak, o şahsın beni nasıl kucaklayarak sımsıkı sıktığını hatırladıkça heyecanlanırım hala...
İşte varın siz karşılaştırın.
Biri kendi toprağını kötüleyen bir Yozgatlı, diğeri Yozgat’ın toprağına kurban olan Gümüşhaneli bir işadamı..
Biz okumamışsak, okutmamışsak toprağın suçu ne?..
Zaman oldukça Yozgatımız ile ilgili araştırmalarımızdan çıkan sonuçları sizinle paylaşmak istiyorum..
Yozgatlılık bizi ne kadar ilgilendiriyor, Yozgatlı demek ne demek?
Çapanoğlu kimdi?.
Yimpaş ne nedir?
Niçin Yozgat’a Milliyetçilerin kalesi derler ne kedar milliyetçiyiz?
Nida Tüfekçiler,Sürmeli türküsü nereden çıktı?.
Okuyupta Öğretim görevlisi olmak ama memleketini arayıp sormamak niçindir, ahdı vefa nedir?..
Bazlambaçlılık ne ifade eder?.
Bazlambaç’a proje üretmek ne demek?.
Ben Milliyetçiyim demek ne ifade eder?.
......
Uzayıp giden bu konulara zaman buldukça değinmek isterim sizleri sıkmadan..
Doğduğum yer Yozgat, doyduğum yer İstanbul, fakat bendeniz Yalova’ya yerleştim..
Lakin
Doğduğum toprakların platonik aşkını yaşıyorum, ahbablarımın hasretliğini çekiyorum.
Çocukluğumun geçtiği köyümün, insanlarının candan sohbetini özlüyorum.
Bir Müslüman olarak ‘sılayı rahim’in vebalini taşıyorum..
O toprakların verdiği vitaminin hücrelerimdeki sorumluluğunu taşıyorum...
Ve geldiğim bu günkü noktada şu soruyu soruyorum?.
Yani ben bundan sonra köyüm için neler yapabilirim.
Hani derler ya nerelisin?
İşte o sorunun cevabının hakkını arıyorum.
Tüm Bazlambaçlı dostları bu sorunun şuuruyla selamlıyorum.
Mehmet BALLI-Araştırmacı-İstanbul-15 Ağustos-2007 |
|
YOZKENT'TEN YOZGAT'A-BOZYAMAÇ'TAN BAZLAMBAÇ'A/MAKALE
_________________________________________
1-KABUĞUNU KIRAMAMAK (Yozkent’ten Yozgat’a)
1600 yıllarında Anadolu akıncılarından Çapanoğlu denen bir bey gelmiş tam Anadolu’nun kalbindeki bir köye, otağ kurmuş ve sonra buraya Yozkent ismini vermişler. Bey bir ulu çınar gibi büyümüş, ailesini iyi yetiştirmiş ve 1730’larda bu köyü şehre dönüştürmüşler ve Halep’e kadar uzanan bir coğrafyanın asayişini sağlamışlar..
Yıllar geçtikçe ulu çınar dallarıyla ve kökleriyle Anadolu’ya nam salmış.
Çapanoğulları, devlet tarafından Bozok bölgesinin asayişini sağlamak ve vergilerini toplamak için görevlendirilerek bir ayan ailesi oluvermişler.
Mustafa Beyin 1779 yılında yaptırdığı Çapanoğlu Camii, bugün bile Anadolu’nun en güzel camileri arasında gösterilir olmuş.
Hatta o güzelliği sağlayan bir hikayesi anlatılır bilirsiniz. Büyük insan Mimar Sinan bu caminin temelini atar ve aradan 9 sene gibi uzun bir zaman kaybolur ortadan. Çapanoğlu ferman çıkartır ki bizi ortada bırakan bu Ulu Mimar buluna cezası verile diye.. Bir sabah bir tıklama sesi ile uyanır ahali koşup bakarlar ki Mimar Sinan çekiç sallıyor caminin temelinde ve hemen Mimar Sinan’ı tutup huzura çıkartırlar.
Çapanoğlu sorar ‘ Be koca Mimar biz seni bilip tanıyıp namımıza layık bir cami inşası istedik, sense bizi yüzüstü bıraktın da nere kayboldun?’ deyince Mimar Sinan; ‘ Ey Çapanoğlu, ben koca mimar, sen koca bey iken, hiç sıradan bir eser size yakışmaz.İstedim ki eserde yüzyıllara meydan okuyacak heybette olsun.
Onun içinde temelin oturması için 9 sene bekledim. Sırası gelen diğer eserimin tamamlamaya gittim. Sıra sizinkine gelince de geldim’ der. İşte Bilge insan işte namlı bey işte yüzyıllık eser...
Çapanoğlu ailesi alimlere ve sanat erbabına cömert ve Halveti tarikatına mensuptur.
O dönemde Yozgat’ta yetişip sarayda görev alan isimler bir hayli fazladır. Mesela şairliğiyle ünlü Çapanoğlu Akif Paşa, Süleyman Beyin kâtibiyken Vezirlik makamına yükselmiştir. Daha önceden de Ahmet Aga Sivasa Vali tayin edilmiştir.
Çapanoğlu Müşir Ahmet Şakir Paşa, Sultan 2. Abdülhamid’in yaveri iken. ‘Her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar’ sözü de Süleyman Beyin sadece Anadolu’da değil, İstanbul’da da çok etkili olduğu bu dönemde söylemiştir.
Anadoluyu yakından takip eden Osmanlı, sonunda Tamam der. Bu kadar güç fazla ve Çapanoğullarının ileri gelenlerini İstanbul’a, göz önüne getirtir. Beyliğin Yozgat’taki ikbal dönemi de Süleyman Beyin oğlu vezir Mehmet Celalettin Paşadan sonra kapanır; ama ailenin İstanbul’da yaşayan çocukları her zaman iyi görevlere getirilir.
Yine ‘Çapanoğlunun abdest suyu gibi’ deyimi de Çapanoğullarının ne kadar titiz ve çalışkan olduklarını, abdest sularının bile ılık olmasına dikkat ettiklerini gösterir.
Yukarıdaki iki deyimin de ortak özeliği Çapanoğullarının her dönemde çok kardeşli oldukları, kendilerini iyi yetiştirdikleri ve kendi aralarında çok iyi anlaştıkları söylenir. Halkla da çok iyi anlaştıkları, hatta Osmanlının Robin Hood’ u oldukları, zenginden alıp fakirlere dağıtan bir anlayışla 400 yüz yılı aşkın zaman Devlet içinde Beylik olarak yaşamanın bir sırrı olduğu söylenmektedir.
Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise, dönemin Yozgat valisi ile çapanoğullarının anlaşamaması sonucu araya provokatörlerce nifak sokularak Ankara Hükümetince Çapanoğullarına ağır farura kesildiği söylenir.
Osmanlı ile aynı kaderi paylaşır Meşhur Çapanoğulları..
Sonra Fetret dönemi başlamış Yozgat’ta..
Çapanoğullarıyla birlikte çok uzun yıllarca Yozgat halkı da cezalandırılmış, bir çivi çakılmamıştır.
Sonra O çınarın küllerinden bir başka Yiğit fışkırır Yozgat’ın topraklarından..
Bir öğretmen sıfırdan beyin gücüyle bir hareket başlatır. Adını da Yimpaş koyar. Çalışır, çalışır, çırpınır.. 3-5 senede 8-10 fabrika açar Yozgat’ta.
Yetmez Yozgat’tan Türkiye’ye açılırlar..Fabrikalar, mağazalar, mantar gibi patlar ardı ardına. Çığ gibi halk arasında büyür ..
Yine yetmez mağazaları Dünyaya açılır. Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar bir hizmet ağı örülür..
Öyle ki Türkiye’nin 1990 lı yıllardaki ekonomik krizinde tüm sektörler çöker iken Yimpaş fabrika açar mağaza üstüne mağaza açar..
Gün gelir oda tökezler, bir anda koca dev erir çöker....
Sebepler aynıdır;
Olaylara duygusal yaklaşarak, Profesyonelleşememek.
Nasıl ki Çapanoğlu Cumhutiyet kurulur iken kurumsallaşamamasının bedelini yok olmakla ödemiş ise, Yimpaş ta Holdink yönetiminde CEO veya Profesyonel ekipten faydalanamadığı için 21. yüz yılın hızına ayak uyduramadığı bilinmektedir...
Yozgat insanı ülkenin en milliyetçisi diye bilinir. Lakin ne hikmettirki kendi kabuğunu kıramaz.
2-KABUĞUNU KIRABİLMEK(Bozyamaç tan Bazlambaç a)
1700 yıllarda Çapanoğlu gibi namlı olmasa da en az onun kadar asil birkaç akıncı ailesi, Yozgat ın dağlarını tepelerini aşarak bir ırmak kenarına otağ kurmuşlar. Öyle şimdiki patates tarlalarına yapıldığı için depremde yerle bir olan evler mantığına ters bir akıllıkla ırmağın karşısındaki boz yamacına yerleşmişler.Yerleşim alanına da ad olarak Bozyamaç demişler.
Başlamışlar tarımla uğraşmaya.. En önemli ihtiyaç olan içme suyu 1 km uzaktan taşındığı için zamanla problem yaşamaya başlamışlar. Bir yandan erkekler tarlada çalışırmış, diğer yandan kadınlar da evlere helkilerle su taşırlar iken yolları eşkıyalarca sık sık kesilirmiş.
Bakmışlar ki eşkıya ile başa çıkılamıyor, bizde evleri suyun başına taşıyalım demişler. Taşımışlar da. Bir köy oluvermişler. Adını da Bozyamaç; tan çıkartıp en meşhur göçebe ekmeklerinin adını koyuvermişler, olmuş Bazlamaç.
Gel zaman git zaman harıl harıl çalışırlarmış ama bir türlü tarıma alışamamışlar. Göcebe ve ilim tahsil erbabı oldukları için bir Medrese açmaya karar vermişler. Okumuşlar, okutmuşlar. Yüzyıllar biri birini kovalamış ki artık o Medrese Dünyaya ilim adamı yetiştirmeye başlamış. Yılda 350-400 arasında Mılla (Hoca) mezun etmeye başlamışlar. Bir yandan dışarıdan Müderris getirilir iken, diğer taraftan da kendi Müderrislerini yetiştirmişler. Müderrislerden Bekir Efendi, Ömer Efendi, Osman Efendi, İbrahim Efendi hep köyün yetiştirdiği Namlı Nükteli şahsiyetler olmuşlar. Baş Müderris Mehmet Efendi ise Medresenin dışarıdan (Kafkasya) getirdiği son Müderris olmuş..
Cumhuriyetin ilanıyla bu Medrese de kapatılmış. Köylü bir anda kendi kaderiyle baş başa kalmış. Sonunda bu Ulemaların köyüne haksızlık yapıldığın düşünen devlet, bir anda Köyü, Kasaba yapıvermiş. Adını da günün şartlarına uygun olarak Bazlambaç olarak değiştirilir.
Köy kasaba olmuştur ama, yıllar yılı devlet bir daha o köye uğramadığı için köylü kaderiyle baş başa kalır. Tarımı da pek sevmeyen kasabalı başlar göç etmeye. Ankara başta olmak üzere yüzlerce aile Dünyaya dağılır. Başlarlar gurbette çalışmaya. Ama yılmazlar. Dişlerini, tırnaklarına takarlarken, diğer yandan da çocuklarını okuturlar.
Çok dağınık oldukları için bir araya gelip bir örgütlenme yapamazlar. Bu yüzden çocukları da hep bireysel çabalarla bir yerlere gelebilmenin mücadelesini verirler.
Medresenin kapanmasıyla Bazlambaç lı bir 80 senelik fetret dönemi yaşar.
Gün, bu güne gelinmiştir. Bu gün, yarınlara damga vuracak pırlanta gibi bir genç nesil yetişmiştir. İşte asıl azmaz, bal kokmaz derler ya .. Kökü sağlam çınarın kesilen gövdesinden bu gün yine asil evlatlar fışkırmaktadır. Gurbette yorulmuş, yıpranmış babalar emekli olmanın mutluluğu ile tekrar Bazlambaç ına dönerken, çocukları da Ülke genelinde Yetişmiş Beyinler olarak, 4-5 tane Öğretim üyesi, Doktoru, Öğretmeni, Mühendisi Bürokratı ve bir çok Memuruyla şaha kalkmıştır.
Bugün Bazlambaç,İlin en çok okumuş insanı, en çok memuru ve en çok dışarı göç veren kasabası durumundadır.
İşte bu gün tükenme noktasına gelen Bazlambaç nüfusunu tersine çevirecek bir kıvılcım atacak birileri gerekiyor. Ki, eski ihtişamına kavuşabilsin. Dolayısıyla günün şartlarına göre hareket etmek şarttır. Yöntem basittir aslında.
Öncelikli olarak dışarıdaki beyin gücüne önem vermek, sonra bunları toparlamak için örgütlenmek gerek.
Dernekler, Vakıflar ve Kooperatifler kurmak gerek. Kurulan bu sivil toplum örgütlerinin başına ehliyetli, dürüst, çalışkan isimler seçilmesi gerekir.
Bu örgütleri kucaklamak ve destekleyerek güç kazandırmak gerekir.
Kuvvetlenen sermaye ile de Müteşebbisleri, onlarında hareketiyle de İş İstihdam alanları yaratılmalıdır.
Örnek vermek gerekirse, yeni keşfedilen ve büyük rezervlerinin olduğu söylenen Mermer yatakları iyi değerlendirilebilir.
Bugün işletmeciliğinin yabancılara verilmesi ve bir kaç yerli işçinin çalıştırılması ile Kasabaya bir şey kazandırmamaktadır. Bu günden teknik elemanlar yetiştirerek ve Kasaba dışındaki yetişmiş kendi elemanlarını da çekerek, yarınların Mermer Fabrikası işletmeciliğinin projelendirilmesi şimdiden düşünülmelidir.
Ayrıca;
Büyük Kilise mevkinin altındaki kömür yatakları için kısa orta ve uzun vadeli projeler geliştirmek gerekir.
Kasabaya resmi bir Pazar kurdurulmalıdır.
Bu pazar diğer tüm projelerin ortasındadır. Kurulan bu Pazar sayesinde ortam hareketlenecek, tanıtım artacaktır. Ticaretin olduğu yer mutlaka bereketlenir.
Köyün altından geçecek olan İç anadol Bölgesini Karadeniz e bağlayan Transit Büyük Otoyol dan faydalanılabilmenin projeleri düşünülmelidir.
Yozgat ın en görkemli ormanına ve arazisine sahip olunması hasebiyle küçük ve büyükbaş hayvancılığının Modern Ahırlar projelendirilmesi yapılmalıdır.
İki büyük yayla modern piknik alanı kapsamında modern mimari projeleri hazırlatılarak Bölge yazlık ve kışlık turizme açılabilir. Gurbetteki hemşehrilerin senede bir toplanacağı yayla şenlikleri düzenlenebilir.
Bölgenin müsait olan arazisine müsait olan Ceviz fidanlıkları yetiştirilerek Ziraat Müdürlükleriyle ortak projeler geliştirilebilir. Hatta Ceviz festivali dahi düzenlenebilir.
Daha birçok projeler üretilebilir..
Bunlar hayal değildir, dünden düşünülmesi gereken şeylerdir. Bugünden yarınların İnşasının temellerini atmak gerekir.
Ciddi,Cesaretli, Azimli, Bilinçli, Vefakar,Cefakar, Fedakar yani başarı için ne gerekiyorsa tüm kriterler değerlendirilerek yol alınmalıdır.
Tüm bu hareketleri başlatacak olan kişi Belediye Başkanıdır. Bu durum, Kasabanın seçilmiş ve en yetkilisi olarak Başkanının omuzlarında ivme kazanacaktır. Seçilen Başkanlarımız bürokrasiyi aşması hatta kendini aşmanın gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıdır.
Geleceğe yönelik projeler üretilmesi zorunludur. Bunun içinde Bazlambaç ın hamuruyla yoğrulmuş ama ülke geneline yayılmış Yetişkin Beyinlerden faydalanmalıdır.
Kimse memleketi ile ilgilenmiyor diye sitemkar olunmamalıdır. İnsanları ikna etmek o kadar kolay değildir. Çünkü yetişen o ulvi beyinler çileli basamakları çıkar iken yanlarında ne bir Bazlambaç lı dernek, nede bir Vakıf vardı...
Sonuç olarak, yetişmiş bu beyin gücüne sahip çıkılırsa, 400 yıllık çınarın yeşeren dallarında parlayan bugünkü yıldızlar, Bazlambaç ın kararan bahtını gündüze çevirecektir. Aksi halde, eksildikçe eksiyi göreceğiz...
Mehmet BALLI-Araştırmacı-2007 |