4 Şubat Hiç Dikkatinizi Çekti mi!..
__________________________________
Kanserden Korunmanın Formulleri..
Sağlığımız en önceliğimizdir. İstanbul gibi büyük şehirlerden birinde yaşıyorsanız sağlığınız risk altında demektir. Yiyip içtiğinizden tutunda, adımınızı attığınız her alanda stres denen çağın hastalığına yakalanmamak mümkün değildir.
Stresin tetiklediği bir çok hastalığın başında kalp krizi gelmektedir. Ölüm oranlarında ikinci sırayı ise Kanser almaktadır.
Gözünüzü korkutmak istemiyorum. Fakat işin ciddiyetini anlatabilmek için kısaca bir bilgi paylaşımının ardından öğrendiğim sizi rahatlatacak kanserden korunma formullerini vereceğim. Kansere yakalanan yakın bir akrabamı kurtarmanın şükrü ve verdiğimiz mücadeledeki kazandığımız tecrübelerden yola çıkarak hayata sizlerden biraz daha farklı gördüğümü söylemek zorundayım.
Dünyada 25 milyon insan şuan Kansere yakalanmış durumda
Hızlı bir şekilde Kansere her yıl 20 milyon insan yakalanıyor,
Kanserli hastalardan yılda 7 milyonu insan ölüyor.
Tıp ne kadar ilerlerse ilerlesin, buna paralel olarak teknoloji daha da hızla ilerliyor. Buna bağlı olarak kimyasal maddeler ve yaşam koşullarının ağırlığıyla sağlığımız olumsuz yönde tahriş oluyor.
Avrupa da yapılan bir araştırma ve inceleme sonucunda insanın cesedinin 80 günden önce çürümediği tespit edilmiştir. Yani insanlar yiyip içtiklerinden okadar kimyasal madde alıyor ki et toprağa karışmakta bile zorlanıyor. Halbuki bildiğiniz gibi insan öldüğünde 40 gün sonra et kemikten ayrılarak toprak olur.
Kansere yakalanmada ilk sırada Akciğer kanserleri vardı. Şimdi bu sıralama değişti 1. sıraya sindirim sistemi yani mide ve bağırsak kanserleri hızla yükselmeye başladı..
İşte, canımızın boğazımızdan geçtiği yiyeceklerimize dikkat edersek bu kanser korkusundan kurtulmak mümkündür..
Kansere Yakalanmamanın 2 sihirli formülü olduğunu söylemektedir bilim adamları
1- Stres, sigara ve doymuş yağlardan uzak durmak..
2- Kansere karşı koruyucu besinleri almak ve bunları alışkanlık haline getirmek.
Koruyucu besinlerin başında SUSAM gelmektedir.. Hani varya şu simit üzerindeki susamlar. Tabi yanık olanları değil. Günlük bir kaşık civarında tüketildiği takdirde vücuda koruyucu bir mekanizma kazandırdığı kanıtlanmıştır.
Aynı şekilde bildiğimiz ARPA da ilk sıralarda. Arpayı pilav vb şekilde sıklıkla tüketilmelidir.
Kırmızı Elma, Domates, Brokoli vb yiyecekleri de günlük yada haftalık yiyeceklerimiz arasına biraz daha sıklıkla yerleştirirsek sağlıklı yaşamaya tam gaz devam ..
Bu bilgiler eski değil, en yeni 2009 Dünya Bilim Dergilerinde açıklanmıştır.
Bu gıdaları tüketmeyi alışkanlık haline getirme gibi bir mecburiyetimiz vardır makineleşen büyük şehirlerde yaşayan bizler için.
Sağlığımızı her geçen gün biraz daha fazla tehdit eder duruma gelen bu hastalığa dikkat çekmek için 4 Şubat Dünya Kanser Günü olarak kutlanmaktadır. 4 Şubatta kanserle kıvranan insanlar hatırlansın, kansere çare arayan bilim adamları yeni bulguları açıklasın, toplumsa duysun bilinçlensin diye…
Farkında olan yada olmayanlar için 4 Şubat Dünya Kanser gününüz Kutlu olsun..
Mehmet BALLI/Araştırmacı
|
Büyük Şehrin Öbür Yüzü, Sokaklarda Yatanlar..
________________________________________
Şehrin kalabalık ayakları hızlı adımlarla vapurlara, dolmuşlara koşarken, sessiz sedasız onları seyreden hiçte acelesi olmayanlar vardır. Siz işinizden sıcak yuvanıza koşar adım dönerken, buz gibi sokakları ev edinen çaresizi insanları görürsünüz. Bu büyük şehrin öbür yüzüdür. Metropolün yuttuğu hayatların acı hikayeleri..
Durakta otobüs beklerken, sokakta yürürken, parkta otururken yanınıza yaklaşarak bir şeyler dilenen insanlarla muhatap olursunuz istemeyerekte olsa..
Öylece bir köşeye kıvrılmış ürkek gözlerle sizi takip eden, üstübaşı perişan, içiniz acıyarak baktığınız, yanına yaklaşmasından korktuğunuz biçare sokak insanları vardır etrafınızda..
Parklar, bahçeler, bankamatikler, kaldırımlar, köprü altları... Kısacası barınacak çatısı olan insanlar evlerine çekildikten sonra şehir tamamıyla onlarındır. Yaz aylarında pek çoğu parklarda, bahçelerde kalır. Ancak kış aylarında soğuktan ve yağıştan korunabilmek için kapalı ve korunaklı yerler bulmak zorundadırlar. Havalar soğuduğunda bankamatikler ve terk edilmiş evler onlar için sığınak görevini üstlenir. Ancak bankamatiklerde yada kapalı yerlerde kalmanın bedeli bazen polisler tarafından yaka paça dışarı atmakta olabiliyor. Ama bu onlar için önemli değildir. Çünkü İstanbul’un bir köşesinde onlara uygun bir yer mutlaka vardır. Gece istediklere yere gidiyorlar, her sokağa girebiliyorlar.
Sokaklar bazen orada yaşayanlar için de tehlikeli olabiliyor. Çıkan kavgalarda yaralananlar hatta ölenler olur. Kavgalar genelde para veya içki nedeniyle çıkar. Pek çoğu kendini korumak için en azından bir bıçağı yanından hiç ayırmaz.
Sokakta yaşayan insanların dramlarına her gün şahit oluyoruz. Kimi geçirdiği ruhsal bunalımdan, kimi alkolden kimi de evsizlikten sokaklarda yaşıyor. Kir pas içindeki kıyafetler içinde, hayata küsmüş bir şekilde sokaklarda yaşayan insanların hemen hemen hepsinin hikâyesi de birbirine benziyor. Sokaklarda ısınmak için satamadığı kibritleri yakarken son kibritinde donarak ölen “Kibritçi Kız” öykülerine de sık rastlıyoruz.
24 Saat sokakta yaşayan, ailesiyle ilişkileri kopuk olup geçimini sokaktan sağlayan, zaman zaman suça bulaşıp zaman zaman tiner bali gibi uçucu maddeler kullanan ya da bunlara gereksinim duyan, sokağın özgür ortamını mekan edinen çocuklardır.
Yaşam kaynakları olara 24 saatlik meskenleridir onların sokaklar...
Devletin yetkili makamları sokakları bir bir dolaşıyor, bu tür insanları topluyor gerekli rehabilitasyon merkezlerine götürüyor. Ama gel gör ki topla topla bitmiyor ve aklıma şu soru geliyor, bizler toplum olarak onlar için daha başka neler yapabiliriz?..
Bir gün geç vakitte Beyoğlu’ndaki işyerimden çıkarak Şişhaneye doğru zifri karanlığın ürpertici sokağından aşağı inerken bir insanla karşılaştım. Bir hurda arabası ile Beyoğlu sokaklarında ağır ağır yürüyor. Bir yandan da kendi kendine söyleniyor, ‘ben büyüttüm, yemedim, içmedim..’ (bunu hakatmedim dercesine) ancak bukadarını anlayabiliyorum kulağıma ulaştığı kadar. Gerisini kelimelerin harfleri birbirine karışıyor. Belliki çocuklarının vefasızlığının şokuyla isyanı sürekli tekerrür ediyor dönebildiğince dilinde..
Ben karanlığın verdiği ürpertiyle ses çıkarmak maksadıyla selam veriyorum. Karanlıkla bütünleşen simsiyah gövdeden faldaşı gibi açılan iki göz projektör gibi üzerime dönüyor ve ‘abi bir sigara versene’ diyor, Sigara içmem ama bozuk para vereyim diyorum. ‘ yok ben dilenci değilim’ deyip onurla reddiyor. Ben ısrarla, yok yok bir çorba parası, sevabına veriyorum diyorum ve ışıkları sokağa vuran dükkanın önüne çekiyorum bu garibi.
Sonra ayak üstü başlıyorum sohbet etmeye.. Tüm cesaretimi toplayarak soruyorum ama o ürkek mahcup bir edayla cevap veriyor.
Neden sokaklardasınız?
- Hayata küskünüm abi.. Aileme, çocuklarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma..
Yiyeceklerinizi nereden buluyorsunuz?
- Çöpten..
-Peki hava soğuk üşümüyor musunuz?
- Bir battaniye olsa yeter…
-Kimden korkarsınız ?
- Birtek polisten..
-En çok neyin özlemini duyuyorsunuz?
- Sıcak yuva..
Röportajın gerisini yazmaya gerek duymuyorum. Çünkü can acıtıcı suallerin içinizi daha fazla germesini istemiyorum. Bu kadarına bile burkuldunuz sanırım.
Hemen gözümün önüne İnternette gördüğüm bir fotoğrafın üzerindeki yazı geliyor ..
Doğumum anama hamallıktı
Yaşamım bana
Ölümüm bile hamallıktı
Cenaze alayına..
Mehmet BALLI/Araştırmacı |