Büyük Mağazalara Kızdılar Perakendeci Oldular..
_______________________________________
İstanbul Yaş Meyve ve Sebze Hal’i dernek ve yöneticilerinin çabalarıyla artık perakende satış başladı. Vatandaş da bunu alkışladı.
Genellikle meyve ve sebze alışverişi için cebinde nakit parası ve zamanı olan semt pazarına, kredi kartına bağımlı hale gelenlerimiz ise marketlere gideriz. Özellikle büyük marketlerin kıskacından kurtulamayan vatandaşların yediği pahalı meyve ve sebze tekeline bir çomak sokuldu bugünlerde... Bekliyoruz uzun vadede inşallah hayırlara vesile olacak temennisiyle..
Uzun zamandır bir sıkıntıdır gidiyordu. Hal dernek yöneticileri sık sık vatandaşa pahalı meyve ve sebze satıldığı hakkında basına açıklama yapıyordu.
En son İstanbul Yaş Meyve Sebze ve Bostan Komisyoncuları Derneği Genel Sekreteri Necdet Üzün, büyük mağazaların meyve sebze satış politikasına atıfta bulunarak, İstanbul Meyve Sebze Hali'nin de artık 'perakende' satış gerçekleştirmek için girişimlere başladığını söylemişti. Hal’deki kabzımallar tarafından kurulan derneğin sözcülüğünü yapan Üzün, "Vatandaş haldeki gerçek fiyatı görecek" diyerek meyve sebze fiyatlarındaki artıştan halleri sorumlu tutanlara şöyle seslenmiş: "Artık tanzimli satışa başlıyoruz. Hal nasıl ucuzmuş herkes anlayacak. Kabzımallar insanları kandırmıyor. Bazı mağazalar yüzde 600 kârla satış yapıyor. 30 YKR'a sattığımız domatesi büyük mağazalarda 2.5 YTL'ye satın aldıklarını fark edecekler."demişti..
Böyle demişti ki tamda bir fırsatı doğdu şimdi.
Küresel Krizin etkilerinden çekinen vatandaşlar büyük market ve pazarlarda artan fiyatlar yüzündün sıkıntı yaşamaya başladı. Vatandaşların alışverişte kısıtlamaya gitmesi ile birlikte piyasada yaşanan durgunluğu sona erdirmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi(İBB) ve İstanbul Ticaret Odası(İTO) düzenledikleri kampanya ile toptan satış yapan hallerin kapılarını vatandaşlara açtı.
Küresel krizle birlikte market ve pazarlarda sebze ve meyve fiyatlarındaki artıştan bunalan vatandaşlar, hallere gelerek yüzde 50 ile 300`e varan ucuzluktan faydalanabilecek. Kurumların öncülündeki işbirliğiyle başlatılan kampanya ile Hal’in açık olduğu günlerde saat 10.00 - 13.00’ arası hale gelen vatandaşlar, indirimli alışveriş yapabilecek. Vatandaşlar, hallerde kendileri için hazırlanan 3 ila 20 kilogramlık paketlerden alabilecek. Bu da her bir ürün için yaklaşık bir kasa demektir.
2009 yılı başına kadar devam edecek kampanya ile vatandaşlar bölgelerine en yakın hale giderek perakende alışveriş yapabilecek.
Yani bu kampanya kısa süreli. Sanki Halde perakendecilik deneniyormuş gibi 2008 yılı sonuna kadar. Bu 2 aylık kampanya İstanbul halkına nasıl bir etki sağlayabilir ki… Hatta bu kampanyadan eminim İstanbul halkının yarısından fazlasının bile haberi yoktur.
Bir başka Hal Derneği yöneticisinin açıklamasına göre, İstanbul`da tüketilen sebze ve meyvenin yüzde 30`unun hal piyasasından geçtiğini `Demek ki hal piyasasının fiyata etkisi yüzde 30. Yüzde 70`i hal piyasasından geçmeden tüketicimize ulaşmakta. İşte bu yüzde 70’lik kesimi oluşturan büyük marketler ve mağaza zincirleri fiyat politikaları noktasında bu kampanya ile onlara da bir mesaj verip tekrar fiyat politikalarını gözden geçirmelerini diliyoruz.` demiştir..
Özellikle yabancı büyük marketlerin sebze-meyve fiyatlarını aşırı derecede yükselttiklerini söyleyen Hal dernek yöneticisinin şu sözü ise daha da düşündürücüdür: ‘Marketlerimizi manavlarımız ve esnaflarımızı karşımıza almayı düşünmüyoruz’..
İşte bu korkunun gölgesinde başlatılan perakende satış, kampanya usulüyle halka duyuruluyor. Gerçi buda güzel ve hoş dur, bu iyi niyetli bir girişim en azından vatandaşa etki-tepki niteliğindeki uygulaması yansıyacaktır..
Bizler bunun kalıcı olmasını istiyoruz. Ha çoğumuzun altında özel arabası yok ki hala gidipte öyle her çeşitten birer ikişer kasa alalım. Gönül istiyor ama yol ırak, bütçe kesat. Olsun biz yinede razıyız. Önemli olan vatandaşında bireysel olarak Hale girerek kabzımallarla tanışması hatta pazarlık yapması bile bize pozitif motivasyon sağlayacaktır.
İstanbul’daki bu meyve ve sebze halinin başlı başına devasa ekonomik ve sosyal yapısı bulunmaktadır.
* İstanbul Meyve Sebze Hali'nde toplam 571 satış noktası bulunmaktadır.
* Bayrampaşa Hali'ne günde bin 200-bin 500 kamyon geliyor.
* Her bir kamyon 25 ton ürün taşıyor.
* Halde 80 kadar farklı meyve sebze çeşidi bulunuyor.
* Bir günde o gün gelen ürünlerin yüzde 70'i satılıyor.
* Hallerin günlük ticaret hacmi 3 milyon dolar.
* Türk ekonomisine katkısı ayda 130 milyon, yılda ise 3 milyar dolar civarında.
* Haller Müdürlüğü'nün topladığı rusüm vergisinin yıllık tutarı 30 milyon dolar.
Bu kadar büyük potansiyele sahip bir sebze Halimiz var. Bu geniş hacimli döngüyü ve gücü vatandaşın lehine işleyecek şekilde kolaylaştırılırsa, bizleri büyük marketlerin kıskacından kurtarmış olacaktır.
Tavsiyem odur ki mümkün olduğunca oraya gitmeye çalışınız. Gidiniz ki sabahın bir zifri karanlığında o hal nasıl karınca gibi kaynıyor. Vızır vızır girip çıkan araçlar arasında Kabzımallar nasıl koşuşturuyor. Binbir çilelerle bahçeden, tarladan toplanarak kaslara doldurulan ve bin bir zahmetle Hal’lere taşınan sandıklar hamallarca nasıl hoyratça açılıyor, semt pazarı arabalarına yüklenirken nasıl serem serpe dökerek saçarak yükleniyor kasalar bir görsünler. Sonra o dökülüp saçılan meyve ve sebzeleri toplayanları fark etsinler. Kimi eller utanarak sakınarak uzanır dükkanların sahanlığına, kimi gündelik üçbeş kuruş masrafını çıkarmak için adeta toplamayı meslek edinmiş fakir ve garip insanlarla dolup taşar hal...
Hal kabzımal dernek yöneticilerinin çabası, İstanbul halkınınsa isteği olan ucuz meyve ve sebze ihtiyacına kavuşma arzusuna lütfen yetkili makamlar kulak versinler. İyi niyetli girişimcilerin insiyatifiyle başlatılan ucuzluk kampanyasının, tarladaki üreticiyi de mağdur etmeden kalıcı olmasını arzuluyoruz. Yasal şartlarının yeniden düzenlenerek sağlama alınmasını bekliyoruz. Bu ucuzlama sayesinde yıllarca vatandaşın şikayetine maruz kalan pahalı sebze kartelinin de belini kırmış olacağız...
Bilirsiniz büyük şehirlerin büyük sıkıntıları olur. Bu sıkıntılar genelde bireysel olarak aşamadığımız içinde çağımızın en büyük hastalığı olarak kabul edilen strese yakalanırız. Bu hastalığa yakalandığınızın farkına bile varamazsınız.. Stres ilk önce insanın midesini vurur, sonra bir çok hastalığı tetikler. İstanbul gibi büyük şehrin çilesini çeken vatandaşın midesi zaten stresten kıvranmakta. Taze taze dalından yiyemediği meyve sebzelerin de midesini ekşittiğini düşünürsek, birde bunun üzerine, cebinin yanması eklenirse işte o zaman vay anam vay o sindirim sisteminin haline.. Bu ekonomik krizde, Gastritten kıvranan mide kansere dönüşerek patlamaması içten bile değil...
Mehmet BALLI/Araştırmacı
|
Çocuklarımızla Nasıl Başarırız!...
_________________________________________
İstanbul gibi büyük kentlerde çocuk okutmak yetiştirmek, ip üzerine yürüyen yada takla atan cambazla eşdeğerdir.
Bu yıl OSS sınavına 1 milyon 700 bin kişin başvurduğu fakat lisans programlarına yerleştirilen sayının 240 bin civarında kişi odluğunu yazdı tüm basın.
12 senelik bir emeğini yüksek öğrenimle perçinlemek için bu kadar insan üniversitelerin kapılarını zorluyor...
İlim tahsil etmek için, daha çok okuyabilmek, iyi bir meslek, iş sahibi olabilmek için sınav öncesi günlerce uykusuz kalarak, stresli bir bekleyişin sonunda sınavı kazanamama gibi bir hüsrana uğrama sıkıntısıyla boğuşur genç delikanlılar.
İlköğretimde de durum farklı değildir.
Yine OKS’ye 930 bin civarında başvurudan sınavlı liselere sadece 230 bin civarında kişi yerleşebilmiş.
Kazananlar yırttı da, kazanamayanlar kaderine razı oldu ve hayat devam ediyor tesellisiyle.
Burada eğitim sistemimizi sorgulama veya Milli Eğitim politikamızı eleştirmek maksadında değilim. Amacım ipin ucunu yakalayarak düğüm düğüm uzantının kaynağına ulaşmak.
Çocuğumu Anadolu Öğretmen Lisesine kayıt yaptırmak için okul müdürünün odasında sıramı bekliyorum. Benden önceki velilerin müdür beyin rica ettiği okula katkı bağışını vermemek için ileri sürdükleri ne bahaneler ve ne itirazlar…! O kadar cengameli bir ortam gördüm ki sıra bana geldiğinde müdür beye patladım.
-Hocam 1 saattir izliyorum, zorunlu olmadığını anlatarak yeni yapılan okulunuza doğal olarak yardımı ricanıza, velilerimizin sert direnç göstermesi beni gerdikçe gerdi… Hocam biz toplum olarak her şeye para buluruz, ama iki şeye gelince paramız yoktur, Eğitim ve sağlık. Biri geleceğimiz, diğeri yaşam kalitemiz..
İşte her şey buradan başlıyor..
Bir dostuma sorduğumda aldığım şu cevap beni çok yaralar her zaman.
-Çoluk-çocuklar nasıllar?
- Eh işte idare ediyoruz, okumadılar, ne yapalım kendileri bilir.
Aman Allahım ne kadar ucuz bir bahane ve ne kadar basit bir savunma..
Sen yeterince fedakârlık yaptın, oyunu kurallarına göre oynadın da mı ki başaramadın. Sen tedbirini adlında Takdiri İlahimi çocuğunun okumaması…..
Tekrar soruyorum
- Çocuğunuz özürlümü, yani zekasında falan bir sıkıntımı var?
- Yok elhamdülillah..
Eee ozaman kimse kusura bakmasın bir şeyleri eksik yapıyoruz ki işlerimiz ters gidiyor.
Anlatayım kendimden de örnek vererek.
Ben çok duygusal olmama rağmen, ciddi, bilinçli, fedakâr, azimli bir aile reisiyim. Her işimde olduğu gibi çocuk yetiştirmesinde, ve eğitim konusunda asla taviz vermeden her türlü tedbiri alır ve özveriyi yaparım..
Elhamdülillah benimde iki evladım var Rabbim nazardan saklasın. Çocuklarımın nezaketi davranışı ve başarılarından dolayı benim çok memnun olduğum gibi, çevremden de takdir ve iltifatlar alıyorum. Onun içindir ki ne doktor, ne eğitimci olmamama rağmen, okuyup öğrendiğim doğruları, aile hayatımda tatbik ederek yakalamış olduğum başarılı ve kaliteli yaşam tarzını sizlerle paylaşmak için bu makaleyi yazma ihtiyacı hissettim.
Yetiştirme tarzımı sorduklarında:
Çocukların büyümesi ve gelişmesindeki başarımı anlatır iken ‘bizim evde sevmiyorum, bilmiyorum, yemiyorum kelimeleri ve işlevleri yasaktır’ diye başlıyorum. Eğitimle ilgili olarak da, kurduğum düzen, tertip ve planlı kuralları anlattığım zaman, ‘e sizde biraz kuralcı, baskıcısınız canım’ deyiveriyorlar.
Ozaman bende sormaya devam ediyorum;
Anneye;
- Çocuğunuz süt içiyor mu?
- Sevmez ki..
Sütün çocuk üzerindeki faydasını kavrayamamış bir anne..
Dönüp çocuğa soruyorum;
- Evladım baban ne iş yapıyor?
- Bilmiyorum…
Daha babasının ne işle meşgul olduğunu bilmeyen ilköğretim öğrencisi
Bir komşum hastalanan çocuklarını apar topar hastaneye kaldırırlar. Doktor hastalığı teşhis ettikten sonra ebeveynine sorar;
-Bu çocuk hiç yoğurt yemedi mi ?
-Efendim yoğurdu sevmez ki..
Doktor bey hayretli ama kızgınvari bir edayla tekrar sorar;
—Hanımefendi çocukların yememe gibi bir haklarımı var?......
Bir başka örnek
Çocuğuna çok düşkün, bir dediğini iki etmeyen bir başka komşumuzun çocuğu 2 yaşına geldiğinde gözlerinden rahatsızlanır. Muayeneden sonra doktor bey aileye sorar;
- Siz bu çocuğu 2 senedir hiç ağlatmadınız mı?
Gülerek mahcup bir cevap gelir ebeveynden;
-Doğru doktor bey sürekli annesi, babası, dedesi, ebesi kucaktan kucağa hiç ağlatmadık.
Doktor üzüntülü, hayretli ve manidar cevaplar;
-Belli çocuk hiç ağlamadığı için göz yaşı çıkmadığından göz damarları tıkanmış, ameliyat gerekecek...
Doktorun şakayla esprili sualı, acı bir cehalet gerçeğini ortaya çıkarmıştır aslında..
İşte buyurun size iki yaşanmış ibretlik öykü..
Benim bugüne kadarki hayat tecrübemden edindiğim kadarıyla insanın 4 evresi olduğunu keşfettim..
Bu evreler insanın çocukluğu, gençliği, olgunluğu ve ihtiyarlığı.
İnsanın ihtiyarlık dönemi malumunuz emeklilik dönemidir. Olgunluk dönemindeki birikimlerini yer. Kimide elden avuçtan düştüğü için, hayatın son dönemecinde kendi halindedir. Bu dünyadan elini eteğini çekmiş, öbür dünyaya yatırıma yönelerek biraz daha maneviyata sarılmış vaziyette hayatını sürdürür.
Olgunluk dönemi de bu ihtiyarlığın bir adım önündedir. İhtiyarlığın başlangıcını 60 yaş kabul edersek, insanın olgunluk dönemi 40 yaşında başlar. Yani biraz kaba olacak ya 40-60 yaş arası insanın eşek gibi çalışma devresidir. Az yer, az uyur, her şeyden fedakârlık ederek hep para kazanmanın telaşı içindedir.
Hâlbuki Hayatının en güzel yılları bu dönemdir. Bedene ruhen imkanen en doyum zamanı dır. Fakat kıymetini çok az insan bilir. Ülke, çevre, aile şartları etrafındaki güzelliklerden yeteri kadar faydalanamamasında en önemli etkendir.
Böylelikle gençliğinden ihtiyarlığına atılan merdivenin tırmandığı basamakların sonunda geri dönüp baktığında ancak her şeyin farkına varır.
Hani derler ya insan elli yaşına kadar didinir çırpınır sağlığını kaybetme pahasına bile para kazanmak için. Sonra o sıkıntı stres, hassas vücudundun bir yerine vurur ve patlatır. Sonra başlar o patlağı tamire. Kazandığı paradan ne kadar harcarsa harcasın, eski sağlığını kazanamaz da artık…
İnsanın gençliği ise çocukluğunun birikimleri üzerine kurulumu devam eden bir kişilik pekişme sürecidir. Yani çocukluğu temel kabul edersek gençliği de o temelin gövdesidir. Çocukluğunda yapılan yatırımlar gençliğinde bir bir artı değer olarak kazandırmaya devam eder. İyi bir eğitim temeli atılmışsa, Gençliğinde de eğitimin tamamlama sürecindedir. İnsan bünyesinin en zinde olduğu, taşı sıksa suyu çıkartır dönemidir.
Aşklar, fırtınalar hep bu dönemeçte çıkar. Askerlik, evlilik, yada avare avare gezinme hep bu süreçte yaşanır.
Neden 18 yaş önemli derler, çünkü insan hürriyetini bu yaşta kazanıyor da ondan. Bu süreye kadarki olan yaşam tarzı aynı zamanda sevabı ve günahıyla hep ebeveynin sorumluluğu ve vebali altındadır.
İnsanın çocukluğu da 3 evreye bölünür, bebekliği, gençliği ve delikanlılığı.
Bebekliği ilk 6 yaşına kadar dünyadan biçare anne sıcaklığında pişer. Beslenme, yürüme, konuşma hatta düşünme hep annenin kapsama alanı içerisindedir.
Bilim adamları insan zekâsının %90’ını 3 yaşında tamamladığını söylemektedirler.
Demek ki anne çok çook önemli bu dönemde. Temel anne ile başlıyor.
Annenin ilgisi, becerisi ve sevgisi çocukta temel taşların iyi oturmasını sağlayacaktır.
Emzirdiği sütün helalliğinden tutunda, dudaklarından dökülen her güzel kelimelere kadar hassas olması gerekir. Çocuğun oturmasını, kalkmasını, konuşma nezaketini ve tüm eylemlerine bir öğretmen edasıyla yaklaşmasına özen göstermesi gerekir. Eğer bunlara itina gösterilirse mutlu ve huzurlu toplum olabilmenin her bir temel taşının ne kadar sağlamlığının göstergesi olacaktır.
Sıra geldi altı yaş üstüne.
Altı yaşından itibaren çocuklar etrafla ilgilenmeye başlarlar. Bu devrede baba ön plana çıkar. Çocuğun karakteri, ciddiyeti, konuşma tarzı, olayları kavrama ve hayata atılma hızı babanın çocuğu ile günlük ilgilenmesiyle doğru orantıda gelişir. Çocuğuna günlük zaman ayırarak onunla ilgilenen, göz seviyesinde ciddi konuşan babanın emeği boşa gitmez. Çocuğun elinden tutup düğüne, derneğe, sünnete götürerek örf ve adetlerini tanıtmış, mevlide, camiye, Kuran kursuna giderek dinini öğretmiş, sinemaya, tiyatroya, konferansa, fuara giderekte entelektüel gelişmelerden haberdar olmuş olacaktır. Dolayısıyla, katılarak görüpte irdelediği bu sosyal kazanımlar, çocuğun kişilikli ve başarılı olmasında pozitif bir katkı sağlayacaktır..
Bu süreç 14 yaşına kadar sürer.
Onbeş yaşından itibaren çocuk babadan da yavaş yavaş koparak dış çevreye doğru kayar.
Bu dönemdeki hareket alanı arkadaş çevresidir. Bu arkadaş çevresi okul, sokak, akraba ve kitle iletişim araçlarıyla olan etkileşim sürecidir..
İlk dönemdeki annenin, ikinci dönemdeki babanın sorumluluğundan farklı olarak bu son dönemeç olan üçüncü dönemde, her iki ebeveyninde pür dikkat ortak hareket etmeleri gereken çok cetefelli dönemdir..
Bu süreçte çocuklar ergenlik döneminde oldukları için söylenene değil uygulananı önemser, kabullenir ve beyinlerini bu yönde yorar ve yazarlar.
İyi bir okul ve iyi arkadaşları, onun okuma şevkini ve bağlılığını artırır.
Kötü sokak arkadaşları onu kötü alışkanlıklara bağlayarak uçuruma sürükler..
Kontrolsüz kitle iletişim araçlarıyla bağlantı kurduğu arkadaşları ise, delikanlıyı belirsiz bir boşluğa doğru çekerek hiçte hoşnut olmayacağımız sürpriz sonuçları doğuracaktır..
Bu dönemde her iki ebeveynde beraber hareket ederek, evlatlarına sevgiyle yaklaşarak, ilgi göstererek ve ciddi ama rahatsız etmeyecek bir takiple, kendi kontrollerinde ki çocuklarını 20 yaş sonrasına güçlü bir birey olarak taşıyabilirler.
Bu son dönemeci iyi etüt ederek, başarılı atlattınızsa inşallah korkmayınız artık.
İşte Üniversite kapısına dayanmış pırıl pırıl bu gençleri biz ebeveynler olarak yukarıda anlattığım ya da anlatmadığım birçok artı değerleri de katarak yetiştirirsek, evlatlarımızın geleceği ile ilgili ne bir sıkıntı ne bir endişe olmayacaktır. Başarmış çocuk, hem kendini hem ailesini kurtardığı gibi, çevresine faydalı, hayırlı ve mutlu bir toplum ferdi olarak ülkesinde ki yerini alacaktır.. Sorguladığımız sistemse kendiliğinden oturacaktır. Çünkü düzenli bir eğitim süreci tabanda başlarsa tavanda sorunla karşılaşması mümkün değildir. Bunun örneğini teknolojinin zirvesini yakalayan tüm ülkelerde görmekteyiz.
İki kardeş yada iki arkadaşın yan yana sınava giren çocuklarının birbirlerine hasım değil hısım olarak göreceklerdir.Hatta sınav denen bir şey bile kalmayacaktır..
Mehmet BALLI-2008 |