Bazlama, Bazlamaç, Bazlambaç/ YÖRESEL LEHÇEMİZ
______________________________________
Anadolu’nun bir çok yerinde çeşitli Türk lehçeleri konuşulduğu gibi bizim yöremizde de yöresel anlamda yerli şivelerimiz vardır. Yeni neslin şehirlere kaymasıyla bu şivemiz artık konuşulmayan, zaman içinde kaybolmaya yüz tutmuş lehçelerimizdir. Her ne kadar yörede yaşayanlar tarafından bu lehçe olduğu gibi kullanılsa bile, bir-iki nesil sonrası tamamen unutulacak olması endişe vericidir..
Bazlambacımız Çekerek ırmağı üzerinde ve Kümbet ovası eteğinde kurulan yörenin en eski yerleşim yeridir. Sırası ile Hititler (M.Ö. 1200), Persler (M.S.395), Selçuklular (1095) ve Osmanlı (1352) döneminden itibaren bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır.
Bu günkü yaşayan halkın ise, ulaşılabilinen en eski kaynaklardan edinilen bilgilere göre Erzurum üzerinden gelen son Türk akıncı boylarından bir sülale olduğu anlaşılmaktadır. Yörük Türkmenler diye de adlandırmak mümkündür. Yöre halkının konuşma şivesi de Erzurum yöresinin şivesiyle benzerlik arzetmektedir..
Önce, Irmağın yamacı tepenin eteğine yerleşerek Bozyamaç olmuşlar.
Irmağa yakın yerleşmişler ama içme suyunun uzak dağın eteğinden omuzlarında helkilerle su taşınır olması zamanla sorun olmaya başlamış, yollarının sık sık eşkıyalarca kesilmesi nedeniyle , Ahalinin aldığı kararla tası tarağı toplayarak suyun başına taşınarak köy oluvermişler köylerinin adını da has (Yörük) ekmeklerinin adına bir harf ekleyerek Bazlamaç’ yapıvermişler...
Bazlama ; yuvarlak göçebe ekmeği dir. Mayalı hamurun yuvarlak ve kalın yufka şeklinde açılarak, sac üzerinde pişirilen ve üzerine zeytinyağı yada tereyağı sürülerek lezzetlendirilen ekmektir.
Bu güzel bazlamanın, bişi (sade), kete(içi şekerli,çökelekli), gilik (soğanlı,sebzeli), gatmer (ince yağlı) çeşitleri de vardır.
Bu ekmek diğer yörelerde lavaş veya gözleme olarak geçer ama bazlamanın tadını hiç biri tutmaz. Nedeni ise yöresel yapılış şeklidir.
Bazlamaç ise, bazlamadan türetilen yöresel bir şive olup köy kurulurken verilmiş köy ismidir. Köyde Medrese ulemasının bilgeliği ve ekmeğe olan saygılarından dolayı bir harf ilave ile türemiş isimdir.
Bazlambaç ise, Köyün kasabaya terfi etmesinde zamanın yetkililerince verilen ve Bazlamaç’ın biraz daha güncellenmiş halidir.
Bazlambaç halkın sürekli lehçelerini güncelleyerek kendini nasıl geliştirdiğinin bir örneğidir aslında.
Mutlaka her yörenin kendine has ağzı vardır ama bizim lehçemiz daha başkadır. Lehçemizin ilginçliği bir kelimeden birkaç tane birden türetilmesindedir.
Bir çok adlar Türkçemize isim olarak Arapçadan geçmiştir bilirsiniz. Kökü Ahmet olan isimden Muhammet, Mehmet, Mahmut, türemiştir. Bu adlardan da ayrıca yöresel isimler türemiştir. Bu isimler içerisinde her ne kadar lakap türünde olanlar var ise de isim olarak kuşaktan kuşağa nüfus cüzdanlarına ad olarak yazıla gelenler vardır..
Şimdi yöremiz açısından Sülale lakaplarını bir kenara bırakarak yazıla gelmiş özel isimleri incelemek gerekirse, şöyle sıralamak mümkündür.
Herkesin bildiği isimler vardır ya mesela Mahmut. Bakınız bu isim bizde nasıl ve ne kadar türemiş.
Mahmut; Mamıt, Memiş, Memo, Memili, Memik, Memet, Memmet,
Mustafa; Mıstık, Mıstılı, Mısto,
Abdullah; Apo, Apılı, Apış, Abdi,
İbrahim; İbo, İbiş,
Hatice; Hacca,Hacce,
Ayşe; Aşa, Ayşa
Aa (Baba), Aba (Anne), Adam, Herfif,Gişi (Koca,Bey), Avrat (Kadın,hanım), Bibi (Hala), Cece (Yenge), ebe (Anneanne,babanne), Ede (Dede), Emmızı (Amcakızı), Gorüm (Görümce), Guye (Damat), Mılla (Okumuş çocuk),Veled (Çocuk)
Asıl ağız lehçemiz önemlidir. Günlük konuşma dilinde hitap şeklinde ifadeler vardır Bunların en çok ve meşhur olanları şunlardır:
Nörüyon (ne yapıyon), elllam (eğer ,meğer), heeri (tamam ), foo (hayret), gıı (bayana hitap), norecen (ne yapacan) vb. hoş ama yeni kuşağın hayretle dinleyip anlamını sorguladığı konuşma ağzımız vardır.
Kalıplaşmış sözlerimiz vardır kimi özlü olup çok derin manalar içeren kelimeler.
Boşbuvaz (gereksiz yerde gereksiz konuşmak), hangırdamak (saygısızca kahkaha atmak), yumuş tutmak (söz dinleyerek görevi tam yapmak), afferim (teşekkür etmek), ağzını yediğim ( sevgi içeren konuşma ifadesi)
Cıbırın kabadayısı(yok olan bir şeyde bol keseden atmak)
Yöresel argolar vardır ama rencide etmeden sadece hafiften iğneler sizi.
Dallama(enayi)
Gavurun kızı ( düşmanın kızı)
Ecnebi ( yabancı millet)
Gobel (yaramaz başı boş çocuk)
Hergele (görgüsüz, terbiyesiz)
Hırbo (salak,sersem)
Hoydala ( boş boş dikilen)
Keltoş (başı kel)
Zırto (boş ada, ipsiz sapsız.)
Zırvalama (saçmalamak)
Yaşadığımız mekanlar;
Aralık Küçük sokak
Badal Merdiven
Çardak Üç tarafı açık evin üst katı
Dam Toprak ev
Kiler Kışlık yiyeceklerin saklandığı serin oda
Yunaklık Eskiden kadınların çamaşırhane olarak kullandıkları yer
Yüznumara Tuvalet
Karagudadamı Aletlerin saklandığı oda
Kullandığımız aletler vardır;
Anadut Üç dallı ekin taşıma aleti
Sındı Makas
Boyumba Kaşkol
Büşürgeç Yufka ekmeği çevrien alet
Cımbar Kalın yuvarlak odun kalası
Çerik Uruplanın yarısı yarım teneke
Dibek İçinde sarımsak ezilen oymalı ağaç çanak
Dirgen İki dalli Ekin taşıma aleti
Duven Harman sürülen altı çivili öküzlerin çektiği alet
Ersin Teş (Leğeni) kazıyan bakır alet
Galıç Orakın büyüğü (ekin biçen el aleti)
Gumele Tarlalarda sıcaktan korunmak için ağaçtan yapılan geçici çadır.
Helki Su taşınan bakır kap
Höllük Çocukların belendiği bir tür toprak
İdare Gaz lambası
Külük Balyoz
Lo Dam üzerinde çorak toprağın pekişmesi için kullanılan delikli taş
Makat Evlerde oturmak için yapılan yüksek ağaç sedir.
Maşrapa Su dökmeye yarayan tas
Mıh Çivi
Mucur Çeriğin yarısı
Murç Keski
Teş Elbiselerin konduğu büyük leğen
Tokaç Çamaşır yıkanır iken elbiselerin dövüldüğü tahta
Urupla Ölçü birimi bir teneke kadarı
Yediğimiz içtiğimiz yiyeceklerin isimleri de çok hoştur;
Bişi Sac üzerinde hamurdan yapılan yağsız yumuşak yastı çörek
Bostan Karpuz
Çukalik Çökelek, peynir türü
Dürmeç Yumurta vb katı şeyleri sararak yenen yufka ekmek parçası
Gomme Patates
Günebakan Ayçiçeği
Helle Yeşil mercimeğin unla yapılan çorbası
Hıyar Salatalık
Katık Ayran
Kelem Lahana
Kırmızı Domates
Kırtış Patates
Sütlen Baharın çıkan yapraklarından süt çıkan yenen ot
Hayvanlara bile bilmeyenlerin enteresan bulacağı isimler vermişiz;
Balak Camız yavrusu
Bodu Kaz
Culuk Hindi
Gocen Köpek yavrusu
Komuş Camız
Merkep Eşek
Sıçan Fare
Sütlan İneklerin sütünü emerek memelerini yara yapan küçük yabani hayvan
Şibi Ördek
Çocukluğu köyde geçmiş ama şehre yerleşerek yuva kurmuş aile yaz tatilinde hasretini çektiği köyüne geldiğinde şehir kültürüyle yetişmiş çocuklar bir anda ebeveynlerinin konuşmaları arasında şaşa kalmıyorlar mı?
Gorum bir maşrapa su uzatsana… Foo ırbı heladamı unuttun Adam.. Helleyi ocaklığamı taşırdın gıı.. Norecen gırtışlar yanmış ataşta.. Emmızı salataya kırmızıda doğradın mı.. Memmet nöruyon haloğlu Cece Şibileri Culuklarla beraber dama goymayın ..gibi sözcüklerin dizilişine apışıp kalırlar yeni şehir yetmelerimiz.
Sanıyorum bu kelimeleri sizde yeni duymuşsanız ilginç karşıladınız değil mi? İşte bu sözler bizim günlük konuşma dilimizdi.
Kendimizi şöyle bir iğneleyerek öz eleştiri yapmak gerekirse, bugün bu konuşma dilimiz köyden şehre gidişimizle yok oldu.
Değerlerimizi hızlı bir şekilde kaybediyoruz. Bundan 40-50 yıl önce bir görgüsüzlük dalgası sarmış bizi. Şehre yerleşmişiz ama dil kırmayı becerememişiz. Şimdi de büyük şehirden köye doğru bir görgüsüzlük dalgası yayılıyor. Lehçelerimizi kaybediyoruz..
Her geçen gün ağzımızda kırmaya çalıştığımız dil öz kültürümüzden uzaklaştırarak bizi yozlaştırıyor, beraberinde örf ve adetlerimizde hızla değişiyor. Yaşam tarzımıza yansıyor bir bir.
Genç kızlar anneannelerinin kıyafetlerini giymez oluyorlar. Delikanlılar babaların şapkalarına gülüyor.
Mesela köy düğünüyle şehrin düğünü aynı mı? Belki çekilen halay aynı diyeceksiniz ama Köy meydanındaki davulun yerini salon orkestrası almadı mı? Davulu bir açık alanda birde salonda dinleyin,kulağınıza hangisinin ezgileri daha hoş gelecek?
Kültürümüze sahip çıkarak lehçelerimizi korumalıyız. Çocuklarımıza mutlaka anlatmalıyız. Mümkün olduğunca aile içinde yaşamalıyız. Bu lehçelerimiz dolayısıyla da örflerimiz bizim öz kültürümüzdür.
Kültürüne sahip çıkmak çok önemlidir. Bizim geçmişimiz çok güzeldi, içtendik. Küçük hesaplarımız yoktu, Cömerttik. Sevgi doluyduk. Eşini, evladını, toprağını, arkadaşını, eşeğini seviyor, örfüne ananesine sımsıkı bağlı bir güçtük.
Ben artık beton yığını Metropolitan şehirde yaşamakta zorlanıyorum. Benim yerime kim olsa zorlanır, kökümüz Yörük…
Sıkılmadan sonuna kadar bu makaleyi okuyarak kendinizden buruk bir hisle içinizi çektiniz ya da hayretle tebessüm edebildinizse ne mutlu bizlere.
Mehmetballı /Araştırmacı-2008
(Not: Bu makale özel bir araştırma çalışmasıdır. Ancak kaynağını yazarak faydalanabilirsiniz.. |
|
DEDELERİMİZLE BERABER GİDEN DEĞERLERİMİZ
____________________________________
Şâir öyle diyordu:
"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler."
Atlarına binip giden o güzel insanlardan olan dedelerimiz yaşadıkları değerlerini de alıp gittiler.
Bizler o kaybettiğimiz değerlerin son tanıklarıyız. Bu gün yemekli toplu bayramlaşmalar yok artık. Köylerimizde yaz harmanı da yok, imece de yok, omuzlarda taşınan çamaşırların yıkandığı yunaklıklar yok artık.
Eskiden, yani bizim çocukluğumuzdaki Bayramlarda bayram yapılırdı. Büyük küçük herkese bir gün önceden bayramlıkları alınır, yenisi olmayanın eskisi yamanır, tertemiz gıcır gıcır edilirdi. Eğer bayramlıklar yeni ise, hele ayakkabı iskarpun ise o gece yatakta onlara sarılarak öperek koklayarak sabahlardık.
Bayram sabahı ilk işimiz şafak sökmeden camiye koşmaktı. Cami çıkışında da saf tutarak, herkesle bayramlaşırdık. Sonra köyün cömert insanları camii avlusundan şeker ve bozluk para atarlar biz çocuklarsa üst üste kapışırdık.
Sonra herkes evine gider. Ailesiyle bayramlaşır bayramlaşmaz bir haftadır evin hanımlarının yaptığı cevizli siniyi veya çorbasını, yemeğini, ekmeğini kaptığı gibi soluğu doğruca mahallede Hoca’nın veya en itibarlı kişinin evinde alırdık.
Bir-iki-üç, yani tüm mahalleli o evde toplanır, binbir çeşit yemekli bir sabah kahvaltısı yapılırdı, tiritli tavuktan tutunda sütlacın beş-on çeşidine kadar. Yemekten sonra kısa bir Kur’ an okunur, ardında dua edilirdi.
Sonra boşalan yemek tabaklarını alan evine dönerdi. Kalan yemek ve ekmekler ise haftalarca ihtiyacını karşılayacak ihtiyaç sahibi fakirlere dağıtılırdı.
Sonra kadınlar ve erkekler ayrı toplanarak, yani büyükler en büyükleri tek tek ziyaret ederek el öpmeye çıkarlardı. Bu ziyaretlerde hiçbir ev atlanmazdı. Tabi bu arada çocuklar da boş durmazlardı, harçlık ve şeker toplamak için ellerine aldıkları poşetlerle ev ev dolaşırlardı.
Sonra öğle namazı kılınır ve herkes serbest kalırdı ve artık ailece akraba ziyaretleri başlardı ta gecenin derinliklerine kadar.
Bayramın bu ilk günü pür neşe içerinde şen şakrak geçerdi doya doya..
Bayramın ikinci günü aileler yaylaya veya ırmağa pikniğe gider. Çocuklarsa topladıkları paraların keyfini sürerdi, bir sene boyunca bakkalın camından süzdükleri raflardaki şeyleri yer bitirirlerdi.
Ya bugünün bayramı böylemi !..Anlatmaya gerek var mı? ....
...
Eskiden ekmeği sıcak alırdık elimize. Çünkü evimizin tandırında annelerimizin nasırlı ellerinde pişerdi. Ayda birkez yapılır, selelere yığım yığım dizilir, adı ise yufka ekmek,çörekti.
Bilirdik ki o ekmeğin buğdayı değirmende öğütmeden önce yıkanıp dam üstünde güneşte günlerce kurutulurdu. Daha öncesinde de harmanda dövende günlerce sürülerek yabayla savrulmuştu. Sonra bereketli buğdaylarımız çuval çuval ambarlara doldurulurdu.
İmece vardı eskiden. Gelinli-Yengeli, Emmili- Dayılı, Komşulu-Akrabalı . Kızlar yardımlaşma gücüne göre gelin edilirdi. Komşular akraba gibi bilinirdi. Yardımlaşmada para geçmez, yabancı çalıştırmak nedir hiç bilinmezdi. Böylece hiç kimsenin hayattan korkusu olmazdı.Kıtlık hariç. Kıtlıksa Allah tarafından arada bir gelen doğal afet yani ilahi uyarı cezasıydı.
Nitekim Öküzlerle veya atlarla güzün tarlalara sabanla ekin ekilirdi. Kışın karı onu soğuktan korur, İlkbahar sıcaklığı nemlendirir, çillendirir sonrada tohumlar bir bir yer yüzüyle kucaklaştırırdı.
Su sulanmış, yaz gelmiş, başaklar dolmuştu. Altın başaklar nazlı bir gelin gibi deli deli esen rüzgarda yelef yelef süzülürdü.Yazın kavurucu sıcağında artık yağız delikanlıların ellerinden öperdi yaldızlı bereketli başaklar..
Tırpanlar cayır cayır savrulur, galıçlar körpe gelinlerin, kızların ellerinde dans ederdi. Anneler çocukları evde beşiklere höllükle beleyerek tarlaya cacıklı azık taşırlardı, omuzlarındaki buz gibi dolu su çömlekleriyle.
Biçilen buğdaylar deste deste yığın yapılır, sonra gıcırdayan Kağnılarla köyün önündeki harman yerlerine taşınırdı. Serilen buğdayın üzerine dövenlere koşulur, öküzlerle veya atlarla günlerce harman sürülürdü.
Bizde çok severdik dövene binmeye. Öküzlerin ardında iki metrekarelik dövenin üzerinde aynı alanı milyon defa başımız dönmeden dönmek en güzel oyunumuzdu.
Varlıklı harman sahipleri dövenin üzerine iskemle koyarlar, ellerinde kamçıyla atları koşturarak daha çabuk harman sürerler, günden kazanırlardı.
En erken biten harman dört hafta sürerdi. Evet köylü günlerce harman yerlerinde yatar kalkardı ama pek de uyumazdı. Gündüzleri dön ha dön harman sürülür, geceleri ise rüzgar aşkla heyecanla beklenirdi. Çıkan kuvvetli rüzgarla yüzler güler, yabasını kapan dövenlerin dövdüğü başaklardan kalan kılçıklı samanları havaya bir bir savrulurdu. Böylece samanla buğday ayırt edilmeye çalışılırdı.
Sonra ağzı yaşmaklı, başı kelepçeli analar eleklerini kaptıkları gibi buğdayları bir bir eleyerek irisini ufağını ayırırlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla da seklemlere yüklenen hasat eşeklerin sırtında ambarın yolunu tutardı.
Haftalarca, hatta aylarca süren bütün bu işler imece usulü sanki 3 gün 3 gece süren dillere destan düğün şenliklerimiz gibi neşe içerisinde yapılırdı.Yani komşu komşuya yardım eder, akraba akrabanın işini bitirirdi.
Ya şimdi nerede o harmanlar !. ki imece olsun...
.....
Eskiden hastalık mı vardı, Hastanemi vardı ki kirli çamaşırlar dert olsun bugünkü gibi.
Şimdi en otomatiğinden çamaşır makinaları var evlerimizde. Eskiden yunaklık vardı. Yani çamaşırhane. Köyün hemencecik bitişiğinde büyük bir damdı.
Kadınlarımız günlük çamaşırlarını kaptıkları gibi tepelerindeki teşlerin içinde yunaklığın yolunu tutarlardı, bir elinde maşrapa diğer elinde de helkilerle.
O zamanın çamaşırları bembeyazdı. Şimdiki gibi renkli hayatların renkli giysileri gibi değildi. Sade elbiseleri gibi sade ve mutlu bir hayattı o günler.
Yunaklığa varan kadınlarımız ayrı ayrı boş buldukları ocaklıkların başına otururlardı. Yunaklıkta yirmiye yakın ocaklık ve bir o kadarda pekni bulunurdu. Her ocaklıkta koca koca kazanlarda çamaşırlar kaynatılırdı. Sonra aylarca odun küllerinin ıslandığı peknilere bırakılırdı. Bir iki saat sonrada pekniden çıkartılan esvaplar, urbalar yani çamaşırlar, dövülmekten düzlenmiş beyaz taşlar üzerinde ağaç tokaçlarla çırpıldıkça çırpılırdı. Çamaşırı döven Tokaçların sesi ta yollara kadar ahesteli bir musiki olarak yansırdı.
Deterjan mı vardı eskiden. O odunların külleri suda günlerce ıslatılır, çıkan külün suyu ile yıkanan çamaşır kar beyaz gibi tertemiz olurdu.
Bir yandan da altı yaş altı çocuklar yunaklığın şırıltılı suları altında çimerlerdi. Anneler, ablalar çocukların sırtlarını el örmesi keçelerle ovar, başlarını toprak kilden yapılma sabunlarla yıkarlardı.
Gün boyu yıkanan çamaşırlara birde komşuların ahvali durumu yunaklıkta yatırılır en uçuk havadisler burada ortaya çıkardı. Tüm dedi kodular kirli çamaşırla karıştırılırdı.
Nihayet gün batımıyla yunaklığın duvar taşlarının deliklerinden ve damdaki pencereden süzülen ışıklar sönmüş, tasların şıngırtıları, tokaçları patırtıları durmuş, ne konuşulacak söz kalmamış nede çocukların çığlıkları.. Yunaklık şırıl şırıl akan sulara terk edilirken akşamın karanlığında tepelerinde yıkanmış çamaşır dolu teşleriyle, akı pak olmuş beden güzellikleriyle şakalaşarak evlerin yolu tutulurdu.
Ya bugün en modern hamamlarda bile o kadınlarımızı görmek mümkün mü!..
Köylerimizdeki anaerkil aile yapısı, yine köylerimizden başlayarak bugün şehirlerimizde çekirdek aileye dönüşmüş durumda. Böylece tüm değerlerimizden koparak dört duvar arasına hapsoluverdik. Bütün değerlerimiz dışarıda kaldı unutuldu ve kayboldu. Evin dışındaki helayı banyoyla birleştirerek içeri soktuk. Avlu duvarına gömülü Ocaklığı tüp, sobayı şofben, leğeni teşi çamaşır makinesi yaptık ve mutluluk oyunu oynuyoruz 60-80-100 metre karelik beton evlerimizde.
Neredeyse her şeyimiz biyonik oluverdi. Kısırlaştırılan kan kırmızı domatesinden selamlaştığımız internet alemine kadar.
Birde televizyon denen dünyayı aldık en mahremlik yatak odamıza. En ahlaki gizli değerimizi saldık dışarıya. Kontrolsüz İnternet kültürüyle yetiştirdiğimiz gençler aşkı memnu öpücüklerini en pervasızca, sarmaş dolaş sokaklara parklara taşımadılar mı….
Sonunda düne burun kıvıran,bugünün bananeci yarınları umursamaz içine kapanık bir gençlik oluverdik en acısından....
Mehmet BALLI –Araştırmacı/2007 |