KAÇIN GİDİN İSTANBUL’DAN!..
________________________________________
1988 yılında bir arkadaşım beni İstanbul Gaziosmanpaşa semtindeki babasının lahmacun dükkânına davet etti. Bizde icabet ettik ve bir yandan yiyip içerken dükkânın Anadolu kültürüyle tasarlanmış halini hayranlıkla süzüyordum. Yemek sonunda çaylarımızı yudumlarken arkadaşım dikkatimi çeken bu dükkânın açılış hikâyesini anlattı. Tabi o an orada olmadığı için muhterem babası ile tanışamadık ama, anlatılan o hikayenin bende 20 yıl sonraki derinden etkilemesiyle geçenlerde kalkıp dükkanı ziyaret gittim. Karşılaştığım manzara beni şok etmişti. Bu şok edici sonucu makalemin sonunda anlatacağım ama önce dükkânın hikâyesini özetlemek istiyorum.
Hasan Usta Erzincan’daki işlerinin kötü gitmesi ve çocuklarının gurbette olmasını nedeniyle, tası tabağı topladığı gibi soluğu İstanbul’da alır. Koca şehir İstanbul’da geçinmek zordur kalabalık aile ile ama onun mesleği vardır. İyide lahmacun ustasıdır.
Nihayet çocuklarıyla kafa kafaya verir ve yaşam tarzlarına uygun şekliyle bir dükkân açarlar. İlk gün tek tük müşteriler gelir. Ertesi gün Pazar sabahı bir hanımefendi dükkâna girer 10 tane lahmacun siparişi verir ve bekler. Lahmacun paketlenir ve hanımefendinin eline uzatılır. Hanımefendi ödeme için kredi kartını uzatır. Kasa başındaki Hasan Usta bir karta bir bayana bakar anlam veremeyerek sorar;
- Hanımefendi para lütfen!.
- Bu para değil mi beyefendi işte kart buyurun..
- Bu ne ki?
- Kredi kartı..
- Ne işe yarar.
- Ya amca sen bilmiyon mu bu kart para yerine geçer, biz nakit taşımıyoruz.
- Tamam, evladım biz burayı yeni açtık sonra bizim memlekette böyle bir şeyde yoktu. Biz kart mart bilmeyiz.
- Amca kusura bakmayın nakitim yok ozaman kalsın.
- Dur evladım hiç olur mu bırakmak. Sen anlat bakayım bu nasıl kullanılıyor.
- Bak amca bu kartla biz alış veriş yapıyoruz, günü geldiğinde de borcumuz gidip bankaya ödüyoruz.
- Peki, evladım bu kart nasıl kullanılıyor.
- Pos makinesi denen bir alet var kartı şöyle geçiriyorlar, çıkan makbuzun birini biz imzalayıp size veriyoruz diğeri bizde kalıyor.
‘Hıı öylemi’ diyen Hasan Usta uzatılan kredi kartını alır, kalkar kasa başından yönelir lahmacun tezgâhının üzerine. Elindeki kredi kartını tezgahının mermer kenarına sürterek bayana geri verir ve;
- Hanımefendi kredi kartınızın son ödeme tarihi ne zamandı?
- 21 Ekim.
- Buyurun o gün gelip borcunuzu ödersiniz..
İşte size Anadoludan kalkıp gelmiş 20 yıl öncesinin İstanbul’da esnaflık yapan bir Anadolu insanının tanımadığı müşterisine verdiği güven, içtenlik, berraklığı ve babacanlığı..
Ya bugün böylemi? Maalesef hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı. Ne havasının-suyunun tadı kaldı, ne insanında saygı—sevgi-merhamet kaldı..Yaşamakta zorlanıyoruz
İstanbul’un fethinden itibaren başlayan İstanbul’a göçle nüfus 1923 de 110.000 civarı da idi.1950 seçimlerinden sonra iktidardaki Demokrat Parti, İstanbul'a göçü teşvik edici bir takım kararlarlardan sonra büyük bir hızla artmaya başlamış 1975’de 3.900.000 bu gün ise 15 milyonun aşarak artmaya devam etmektedir.
İşte İstanbul'da, İstanbullu, İstanbullu gibi yaşarken nüfus 900.000 cıvarındaydı. kimse kimsenin hangi dinden, ırktan olduğuna aldırış bile etmiyor, hangi memleketten olduğunu bile sormuyordu. 6 Eylül 1955 tarihindeki Selanik’teki Atatürk'ün evi bombalanması ve 1974 Kıbrıs harekâtıyla İstanbul’da yaşayan Rum, Yahudi ve kimi insanlar şehri terk ederek kimi ülkenin değişik bölgelerine yerleşirken kimide yurtdışına göç etmişlerdir.
Bilindiği gibi İstanbul çok eski kültürlere başkentlik etmiş bir kenttir. Bu özelliği ile ülkenin en okumuş, en görgülü, en aristokrat, en zengin, en kibar insanları topluluğunu içinde barındırmıştır. Bu Türkiye kültürü için çok önemli bir özelliktir. Çünkü sanat ve sanatçılar İstanbul'da kendilerini göstermeye başlamışlardır. Kitabı, gazetesi, dergisi bu kentte basılır olmuştur. Konuşulan en güzel Türkçe bu kentten doğmuştur. Bugün bile "İstanbul Türkçesi"nin ayrı bir özelliği ve uyumu vardır.
Eski İstanbul’da "İstanbul Beyefendisi" ve "İstanbul Hanımefendisi" vardı. Giyimiylerinde erkekler takım elbise giyerler ve kravat takarlardı. Kadınların ince topuklu narin ayakkabıları giysileriyle son derece uyum sağlardı. Erkeklerin her zaman boyalı ayakkabılarının yanında, giysilerini tamamlayan en önemli aksesuarları, kol düğmeleri ve kravat tokalarıydı. Erkek, tanıdığı bir bayana yolda rastlarsa, hafifçe öne eğilir, başındaki şapkasını çıkararak selam verirdi. Bayan da hafif bir tebessümle selamı olarak yanıt verirdi. Beyoğlu İstiklal caddesine takım elbisesiz çıkılmaz ütüsüz pantolonla dolaşılmazdı..
İstanbul mahallelerinde zaten herkes birbirini tanırdı. Komşular arasında "kaç-göç" olmazdı, çünkü herkes birbirine güvenirdi. İnsanlar önce kendi namusuna güvendikleri için, komşusunun namusuna da asla zarar getirecek davranışta bulunmazdı. Erkekler hanımlarına, hanımlar da erkeklerine güvenirlerdi.
Bir mendil kültürü bile vardı. Günümüzde tarih olmuş kumaş mendil her erkeğin pantolon arka cebinde mutlaka bulunurdu. Henüz kâğıt mendil "icat" edilmediğinden bu kumaş mendiller zaman zaman havlu görevini de yapıyordu.
Yollar bomboştu. Öyle ki İstanbul vatan caddesi yapılırken zamanın Siyesi muhalefeti Rahmetli Adnan Menderes’e ‘ bu kadar geniş caddeyi ne yapacaksın uçak mı indireceksin’ dememişler miydi?. Bu söze tebessüm etmeyeniniz var mı vatan caddesinden bugün geçerken.
Dolmuşlara ayakta yolcu alınmazdı. Belediye otobüslerinde asla bir bayan ayakta dikilmezdi.
Gelelim şimdiki hayatın ta kendisi olan İstanbul’a..
İstanbul’a ilk geldiğimizdeki İstanbul özlemi, saygınlığı, aşkı, heyecanı, mutluluğu yok ki artık içimizde..
Ne bir biri ardına tamir edilmeye çalışılan tahrip ettiğimiz tarihi konaklar düzeltiyor bozulan moralimizi, ne Ramazanda kurulan dev çadırlar, her bölgede açılan aş evler doyuruyor fakirlerimizi.. Ne yeni konan son model otobüsler zamanında ulaştırıyor işimize, ne son sistem kurulan hastane laboratuarları çare buluyor sızıntımıza..
İstanbul Belediyesinin park ve caddelere diktiği lale, gül ve çiçekler bile gülümsetmiyor bizi.
Biz nasıl geldik bu hale.. Bilen varsa anlatsın. Herkes her şeyi bilir ama kimse bir şey söylemez aslında..
Taşı toprağı altın demişlerdi ya zamanında. Hakikaten altından da öte bir değer aldı, yer kalmadı İstanbul’da, ucu bacağı belli değil…
Yine İstanbul’un, Havasına, Karısına, Suyuna, Parasına güven olmaz derlerdi ya.. bu sözde anlamının ötesine taşmadı mı…Küresel felaketin devreye girmesiyle ne yağan karın güzelli kaldı nede yağmurun bereketi.. İstanbul öyle sırlı bir şehir ki, aslında isteyen istediği yerde istediği kadar, para kazanır oldu. Kazanırda var mı bereketini gören, geldiği gibide gitmiyormu....
Kapkaçını, hırsızını, arsızını anlatmaya gerek yok zaten büyük şehirlerin her döneminde var olan baş belasıdır da ben son zamanlarda İstanbul yaşam tarzına yerleşen yoz bir takım kültürlerimizden bahsetmek istiyorum.
Düğün salonları sokaklara taştı ama ne taşış. Sokak ortasına kurulan devasa hoparlör sistemiyle yayılan müziğin çığırtkanlığının acaba mahallede kimin hastası var, yarın sınavı var, kim yorgun argın aldırış etmeden gecenin yarımına kadar sürmesi ..
Dolmuşlar, Otobüsler tıklım tıklım. Kimse rica etmeyince kucağındaki çocuklu bayana yer vermiyor. Başında dikilin yaşlı yada bayanla yer vermemek için yüzü öbür tarafa çevirerek uyuma numarası yapan genç insana sorsanız sebebini, vereceği cevap belli, bende yorgunum ayakta duracak halim yok...
Alt-üst geçit, sokak-cadde, Hastane-Postane-Cami tıklım tıklım, insan seli akıyor, yürümekte nefes almakta zorlanıyorsunuz. Yabancı ülkedesiniz gibi kimse yanındakini tanımıyor, selam vermiyor. Bencillik has safhada yanlışlıkla ayağına bassınız bırakın özür dilemeyi yüzünüze bile bakmaz, uyarsanız ya gırtlağınız sıkacak gibi bakar yada ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun’ gibi bir tehdit savurur..
Görgüsüzlük diz boyu. Teknolojinin tüm imkanlarından kendimiz faydalanırken başkalarına nasıl zarara verdiğimizin farkında bile değiliz. Çağımızın en önemli icatlarından olan hayatımızın da bir parçası haline gelen cep telefonlarıyla Hastanede-Otobüs gibi hemde konuşmak yasaktır ibaresi yazılı uyarıcı asılı şeye baka baka rahatsız edici derecede yüksek sesle ve dakikalarca konuşmak.. Ya da Maneviyatımızın doruğa ulaştığı camide, tam farz namazında çiftetelli oyun havalarında çalan çeptelefonunu kapamayan yaşını başını almış amcalara ne demeli.
Semt pazarına gidiyorsunuz sebze tezgâhından domates alacaksınız, en önde seçilmiş güzel domatesler dizilmiş. Rica ediyorsunuz bir kilo domates verir misiniz ama ezik olmasın mümkünse şu ön taraftan diye. Satıcı bırakın önden vermeyi, arkaya yığdığı ezik çürük ne varsa doldurur gözünüzün içine baka baka poşete..
Bir başka esnaftan bir kilo peynir rica edersiniz ya cüzdanınızı evde unutmuşunuzdur, yada cüzi bir miktar paranız çıkışmamıştır yarın ödeyebilir miyim diye rica edersiniz ama size verilen cevap ‘kusura bakmayın veremem’ dir. Onlarında haklılık payı var ki onları bu hale yine bizler getirmedik mi !..?
İstesekte istemesekte bu çileyi çekmek zorundayız. Çünkü buradan doyuyoruz mecburuz diyenlere lafımız yok da, yarım asrı devirmiş İstanbullulara seslenmek istiyorum. Emeklisi dolanlar, Çocuklarını everip tek başına kalanlar daha ne bekliyorsunuz.
Kaçın gidin buralardan .. Bol bol ağız tadında yiyebilmek, kana kana billur gibi kaynağından su içmek için dönün memleketinize.. Korkusuz, endişesiz doya doya yaşayabileceğiniz bir hayata yeniden kucak açın. Zaten istediğinizde bu değil mi?....
Bırakın çoluğu çocuğu merak etmeyi. Bir çift çarıkla geldiğiniz İstanbul’da siz nasıl ayakta durmasını becerdinizse, evi arabası olan çocuklarınız sizden daha iyi tutunurlar, yada öğretir İstanbul onlara ….
Makalemin başında anlattığım Erzincanlı Hasan Ustanın dükkanının bugünkü halini mi soruyorsunuz.. Evet bende merak ettim gittim ve baktım ki o dükkan yerinde yerler esiyor. Hasan Usta alışamadığı koca şehirden kaçıp gitmiş memleketine.. Çocuklarda çevirmişler buram buram her köşesi Anadolu kokan dükkânı 5 katlı Amerikan fast food işletmesine…
Mehmetballı/Araştırmacı-2008 |
Kendinizi Arada Bir Resetliyor Musunuz?
Oh be internetsiz, televizyonsuz hatta ve hatta cep telefonsuz bile hayat varmış. Biz çocuken de vardı ama bugün içine sarmalandığımız teknolojik stres topundan sersem tavuk gibi yuvarlanıp gidiyoruz öylesine…
Merhaba Dostlar,
Yaklaşık bir aylık ayrılıktan sonra yine beraberiz. Tabi hayatın stresinden kurtulmuş, resetlenmiş bir kafa ile.
Sanıyorum ki çoğu insan yıllık izine ayrılıyor ve genellikle de iznimizi yaza denk getiriyoruz, kimi memleketine gidiyor kimi de bir iki haftalık da olsa şehir dışında çıkıyor.
Gidenler için bu söyleyeceklerimin önemi yok lakin izine çıkmayan ya da çıkmak için yeterince fedakarlık yapamayanlara birkaç şey söylemek istiyorum.
Bilim adamlarının dediği gibi bir sene boyunca pineklediğiniz evinizi, senede en az bir hafta terk edin. Bu arada ofisinizden de uzaklaşma fırsatını yakalamış olursunuz.
Uzun yolculuk heyecanı yaşayın.
Akrabalarınızı,sılayı rahim edin. Çocuklarınızı bulundukları ortamın dışında farklı yaşam tarzrıyla, kültürlerle tanıştırın, kaynaştırın.
Hep beraber doğayı kucaklayın,otları avuçlayın, dereyi tepeyi karış karış gezin ve dereye taş atma zevkini yaşayın.
Öyle günübirlik piknik gibi değil çadır kurup günlerce kalın.
Denize kulaç atın. Ben de yeni öğrendim çok yüzmek de Peygamber Efendimizin sünnetiymiş. Göklerde uçarcasına denizde, ırmakta kulaç atın, suyun dibine dalın.
Hayvanları sevin. Çocuklarınız öyle kedi köpeği değil, kuzuyu, tavuğu, hatta kurdu, domuzu tanısın.
Sütü ineğin yeni sağımından için. Yumurtayı holluktan elinizle alın.
Çocuklarınızın ellerinden tutup doğanın kalbine koşun. Deyin, bak evladım bizler bençocukluğumuzu doğayla hep içiçe yaşadık. Biz hayattan korkmazdık. Gürleyen gökten,yıldırımdan… Islandığımız yağmurdan kaçmazdık. Kedi ve tavukla aynı yerde yatardık.
Ben bu söylediklerimin hepsini uyguladım ailemle. Önce cep telefonumu kapattım, sonra şehirden koptum, aldım ailemi çıktım tatile. Ne bir haber izledik ne bir dedikodu yaptık ne bir satır gazete okuduk ne de bir dakika televizyon seyrettik. İndik doğanın kalbine hayatı doya doya yaşadık. Döndüğümde gördüm ki değişen şehirde her şey aynı yerli yerinde hayat olduğu gibi bensiz de devam etmiş.
Eh işte depoladığım bol oksijenli moral cümbüşü bizi götürür epey zaman… Buna da şükür… Darısı izine çıkamayanlara ve kendine fırsat tanımayanlara.
Mehmet BALLI /Araştırmacı Yazar 2009 |